Güncel ihtilafların olası kümülatif sonuçları üzerine…
Son yazılarımızda İran’a yönelik saldırı savaşının dünya çapındaki etkilerini ve insanlığı yok edebilecek şiddetteki nükleer savaş tehlikesine ne denli yakınlaştığımızı anlatmaya çalıştık. Gerçi bu tehlikeye gerek Politika Gazetesi’nde gerekse de farklı devrimci yayınlarda yeterince dikkat çekildi, ama bu sefer konuyu farklı bir senaryo üzerinden irdelemek istiyoruz. Elbette bu senaryo bazı varsayımlara ve tahminlere dayanmaktadır, ancak gerçekleşme olasılığının güncel ihtilaflara bakarak ve engelleyici faktörlerin zayıflaması veya yok olması durumunda hayli yüksek olduğunu düşündüğümüzü belirtmeliyiz. Dünya çapında bir kaosa yol açabileceğini düşündüğümüz senaryo gerek Batılı emperyalist güçlerin gerekse de Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendi iç sorunlarına odaklanmaları ve/veya birbirleriyle olan mücadeleye hapsolmaları durumunda müdahale kapasitelerinin zayıflaması, yani vekalet savaşlarını denetleme olanaklarının azalması sonucu nelerin olabileceği sorusu üzerine kuruludur. Dünyanın farklı coğrafyalarında, özellikle hassas bölgelerdeki güncel ve donmuş ihtilaflar ABD, Rusya ve ÇHC’nin denetleme ve müdahale olanakları eksildiğinde ne gibi sonuçlar yaratabilir? Bununla bağlantılı olan soru, dünyamızın 2026 yılında sonraları kontrol edilemeyecek bir topyekûn savaş sarmalına mı girdiği sorusudur. Makalemizde bu soruların yanıtlarını farklı bölgelerdeki reel ihtilaflara bakarak arayacağız.
Konuya sırasıyla bölgesel çatışma odakları ve istikrarsızlık, kritik teknolojiler ve tedarik zincirleri, enerji krizi, deniz ticaret yolları, mali piyasalar ve gıda üretimi üzerinden bir bakalım. Ancak şunu da belirtmeliyiz: varsayımlara dayanan bir senaryo sadece bir tahmin yürütmedir. O nedenle tahminlerimizi olanaklı oldukça gerçeğe yakın kılabilmek için reel verilere ve tarihsel süreçlere dayandıracağız. Buna rağmen nükleer facia konusundaki tahminimizin doğru çıkmayacağını umuyoruz. Çünkü bu düşünülebilecek en kötü durum olacaktır.
Bölgesel çatışma odakları ve istikrarsızlık: Dünya genelindeki çatışma odaklarına bakarak bir durum değerlendirmesi yapalım. Şu anda hangi çatışmalar ve ihtilaflar sürmektedir? Hangi ülkeler arasında kapanmamış hesaplar söz konusudur? Hangi ihtilafların kapakları hangi güçler tarafından kapalı tutulmakta, hangileri kimler tarafından körüklenmektedir? Bu çerçevede farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkiler nasıl bir etkide bulunmaktadır? Doğu Asya’dan başlayıp sırasıyla bölgelere bakarak soruları yanıtlamaya çalışalım.
Kore Yarımadası: Demokratik Kore Cumhuriyeti ile Güney Kore arasında halen bir barış sözleşmesi imzalanmamıştır. 1953 yılından bu yana yürürlükte olan bir ateşkes antlaşması söz konusudur, ancak iki ülke arasındaki sınır dünyanın en militarize edilmiş sınırlarının başında gelmektedir. ABD emperyalizminin tüm provokasyonlarına ve baskılarına rağmen DKC son yıllarda ordusunu modernize etmiş ve 50 civarında nükleer başlığa sahip olabilmiştir. Bu haliyle Güney Kore’nin altyapısını birkaç saat içerisinde yok edebilecek ve bölgedeki ABD üslerini etkisiz hale getirebilecek askeri güce ulaşmış durumdadır. Eğer Batının tüm provokasyonlarına ve Güney Kore’nin sınırda gerçekleştirdiği agresif askeri tatbikatlara rağmen, henüz bir sıcak savaş durumu olmadıysa, bu DKC yönetiminin basiretli davranışı ve ÇHC’nin desteği sayesindedir. Ancak ABD ve ÇHC arasındaki rekabet sıcak bir çatışmaya dönüşerek ÇHC’nin müdahale yeteneği azalır ve Güney Kore bu fırsattan yararlanmak isteyerek, askeri hareket kararını verirse, o zaman nükleer tehdidi olağanüstü artıracak bir savaşın kapısı açılmış olacaktır.
Bu bağlamda Japonya: Zaten ABD ve ÇHC arasında bir sıcak çatışma olması durumunda Okinawa, Yokosuka ve Misawa’da ABD üslerinin bulunması nedeniyle Japonya doğrudan hedef haline gelecektir. Japonya’daki ABD üsleri ÇHC’ne ve DKC’ne yönelik askeri operasyonlar için merkezi önem taşıdıklarından ÇHC ve DKC füzelerinin hedefindedir. Böylesi bir durum birkaç gün içerisinde dünya ekonomisini (Güney Kore’deki çip üretimi ve Japonya’daki hassas teknolojiler) doğrudan etkileyecek şekilde Güney Kore ve Japonya ekonomilerinin çökmesine neden olacaktır. Katar’ın Helyum tedarikinin aksaması Güney Kore’deki üretimi nasıl olumsuz etkilediği ve bunun dünya çapında nelere yol açtığı düşünülürse, Güney Kore ve Japonya ekonomilerinin çökmesinin sonuçları tahmin edilebilir.
Güneydoğu Asya: Tayland ve Kamboçya arasındaki toprak iddiaları ve dini/etnik gerilimler nedeniyle uzun zamandır varlığı bilinen ihtilafın halihazırda patlamaya hazır bir barut fıçısına benzediğini söyleyebiliriz. Zaten son dönemlerde çıkan sınır çatışmaları, sınır ötesi bombalamalar ve yakılan köyler nedeniyle iki ülke arasındaki gerilimler had safhaya gelmiş durumdadır. Bölgeyi etki alanı olarak gören ve gerek yatırımlarla (Yeni İpek Yolu Girişimi) gerekse de diplomatik arabuluculukla iki ülke arasındaki gerilimleri yatıştırabilen ÇHC, buna devam edemezse ihtilafın sıcak savaşa dönüşmesi işten bile değildir.
Bu tehlikenin yanı sıra Myanmar’da 2021’deki askeri darbeden bu yana son derece kırılgan olan durumun kanlı bir iç savaşa dönüşmesi de söz konusudur. İç savaş ise başta Tayland olmak üzere Bangladeş ve Hindistan’a mülteci akınlarını başlatarak, insani felaketlere ve mültecilerin sığındıkları ülkelerde ciddi sorunlara yol açabilir. Hem ÇHC hem de ABD açısından stratejik önemi olan Myanmar’ın böylesi bir kaosa sürüklenmesi, yan etkileri nedeniyle Güney Çin Denizi’nin bulunduğu bölgeyi yangın yerine çevirme potansiyeli taşımaktadır. ÇHC’nin Güney Çin Denizi üzerindeki hakim durumu Brunei, Filipinler, Malezya, Vietnam ve Tayvan’ın bölgedeki iddialarını kısıtlamaktadır. ÇHC’nin bu hakim durumunun zayıflaması toprak ve deniz sahası iddiaları nedeniyle şu an donmuş olan ihtilafları kızıştırabilir. Güney Çin Denizi’nin bulunduğu bölgedeki ülkelerin kılıç kuşanması, dünya çapındaki deniz nakliyatının yüzde 25’inin geçtiği deniz yollarını kapatacağından tedarik zincirlerinin çökmesine neden olur.
Nükleer barut fıçısı Hindistan ve Pakistan: Halen çözümsüz olan Keşmir sorunu iki ülke arasında 1947, 1965, 1971 ve 1999’da üç sıcak savaşa yol açmıştı. Bununla birlikte halen sürmekte olan sınır çatışmaları karşılıklı olarak 170’er nükleer başlığa sahip olan bu iki ülkeyi diken üzerinde tutmaktadır. Pakistan 2024’te Suudi Arabistan öncülüğünde Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün ile oluşturulan ittifaka katılarak mali ve siyasi desteğini artırdı. Hindistan’da ise iktidardaki Hindu milliyetçisi Modi hükümeti Pakistan ve Bangladeş’i içeren “Bölünmemiş Hindistan” (“Akhand Bharat”) politikasını gütmektedir. ÇHC iki ülkeyle de iktisadi ilişkilerini derinleştirdiğinden arabuluculuk rolünü üstlenebilmektedir. ABD ve Avrupa ise Hindistan ile ilişkilere öncelik vererek, taraf olmayı yeğlemektedirler.
Konvansiyonel silahlar konusunda Hindistan karşısında zayıf olan Pakistan’ın nükleer doktrinini ülkenin tehdit altında olması durumunda “ilk vuruşu” öngörmektedir. ÇHC’nin denetleme ve müdahale yeteneğinin zayıflaması, ABD ve Avrupa’nın da kışkırtmasıyla Hindu milliyetçisi hükümeti Pakistan’ı işgal etme girişimine cesaretlendirilebilir. Pakistan’ın bu durumda taktik nükleer silahlarını kullanması, Hindistan’ın stratejik nükleer silahlarla yanıt vermesinin önünü açabilir. Bu ise bölgede yaşayan 1 milyar insanın yaşamını tehdit etmesinin yanı sıra, radyoaktif serpintilerin ÇHC’ne, Ortadoğu ve Güney Asya’ya yayılması sonucu gıda maddeleri üretimini çökertir, milyonluk nüfusu olan kentleri yok eder.
Vekalet savaşlarının sürdüğü Ortadoğu: On yıllardır kanayan bir yara olan Ortadoğu günümüzün en tehlikeli ihtilaflarını barındırmaktadır. Ortadoğu tarihi bitmez tükenmez savaşlar, dini ve etnik çatışmalar tarihidir. Sadece İran’a yönelik saldırı savaşından önceki iki yıla baktığımızda, bölgedeki tek nükleer silah sahibi ülke olan İsrail’in Batı Şeria’ya, Gazze Şeridi’ne, İran ve Irak’a, Lübnan’a, Sudan, Suriye ve Yemen’e sürekli saldırılar düzenlediğini ve bilhassa Gazze Şeridi’nde soykırım suçu işlediğini görebiliriz. Avrupalı emperyalist güçlerin ve ABD’nin desteğine sahip olan İsrail bu nedenle, başta İran olmak üzere, Lübnan Hizbullah’ının, Yemen’deki Husi güçlerinin, Irak ve Suriye’deki Şii milislerinin hedefindedir. Halihazırda devam etmekte olan İran’a yönelik saldırı savaşının nasıl sonuçlanacağı belli değildir, ama şimdide dünya çapındaki etkileri müthiş olmuştur.
Peki, ABD’nin çeşitli nedenlerden dolayı bölgeden geri çekilmesi durumunda neler olabilir? Öncelikle Hürmüz ve Babülmendep Boğazlarının kapatılması ve İran ile İsrail arasındaki savaşın derinleşmesinin yanı sıra, Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik işgal harekatını başlatması olasıdır. Suudi Arabistan 2015’ten bu yana Yemen’e karşı yürüttüğü saldırılarıyla İran’ı zayıflatmaya çalışmaktadır. Yemen’i kontrolü altına alamayan Suudi Arabistan, ABD’nin bölgeden geri çekilmesi sonrasında, petrol ve doğal gaz ihracatı için önem taşıyan Babülmendep Boğazı’nın açık kalmasını sağlamak için müttefikleriyle birlikte Yemen’i işgale kalkışabilir. Zaten İsrail ile iş birliğinde olan Suudi Arabistan yeni müttefiki Pakistan’ın nükleer cephanesini İran’a karşı da kullandırtmaya çalışabilir.
Suudi Arabistan ve müttefiklerinin yardımıyla İsrail’in bölgede hegemon konumuna gelme tehlikesi ise Türkiye’deki karar vericilerin olası tehditleri savuşturmak için askeri yanıt kararını almalarına neden olabilir. Bu durumda Türkiye’nin, Suriye’nin Kuzeyinde, Rojava’da ve Irak Kürdistanı’nda tampon bölge yaratmak amacıyla askeri güçlerini konuşlandırma kararını alması ve İran sınırına yığınak yapması beklenebilir. Bu nedenle Türkiye’nin iç politikasında hangi sorunlar yaşanabileceğini bir yana bırakarak, geniş anlamda bu durumun hangi gelişmelere yol açabileceğine bir bakalım: Ortadoğu, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz, Ege Denizi ve adalar, Libya’ya dek olan deniz sahasındaki münhasır ekonomik bölge iddiaları, doğal su kaynakları, petrol ve doğal gaz boru hatları, Boğazlar ve Karadeniz, Balkanlar ve Kafkasya Türkiye’nin çıkarlarını korumak için yaşamsal önem taşıyan ilgi alanlarıdır. Olası bir NATO-Rusya çatışmasında ilgi alanlarına yönelik ciddi tehditler söz konusu olacağından, Türkiye’nin seferberlik ilan edeceğinden ve yakın ilgi alanlarını askeri koruma altına almaya çalışacağından hareket edebiliriz. NATO’nun 5. maddesinin tanıdığı yorumlama hakkı, Avrupa Birliği ile olan çıkar farklılıkları ve Ortadoğu yangınının Türkiye’ye sıçrama tehlikesi nedeniyle Türkiye’deki karar vericilerin NATO-Rusya çatışmasından olanaklı olduğunca uzak durmaya çalışmalarına neden olacaktır.
Türkiye’nin böylesi bir karar vermesi sonucunda, örneğin Yunanistan ile Kıbrıs, Ege Denizi ve adalar konusunda karşı karşıya gelmesine ve dolayısıyla bu ihtilafa müdahale edemeyecek olan NATO’nun inandırıcılığını önemli ölçüde kaybetmesine yol açabilir. Bununla bağlantılı olarak da Balkanlardaki, Sırbistan-Kosova gerilimi veya Bosna-Hersek’teki işlevsiz devlet yapılanmasının yarattığı sorunlar gibi ihtilaf ocakları kızışabilir, yeniden etnik temizlik çatışmaları gündeme gelebilir. Dahası Kuzey Makedonya’daki Arnavut azınlık ve Yunanistan’ın hak iddiaları, Karadağ’daki Sırp azınlık veya Arnavutluk’un “Büyük Arnavutluk” politikası Balkanlardaki ateşi her an harlayabilecek potansiyel taşımaktadırlar.
Aynı şekilde Kafkaslar donmuş ihtilafların yeniden sıcak çatışmalara dönmesi sonucunda tümüyle muharebe alanları haline gelebilir. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimler, Gürcistan’daki etnik sorunlar veya Dağıstan’daki cihatçı çeteler sorunu halihazırda Rusya’nın denetiminde kontrol altında tutulabilmektedirler. Rusya’nın denetiminin kaybolması veya müdahale yeteneklerinin azalması Kafkaslarda çatışmalar zincirini tetikleyebilir.
Ve Afrika: Sırasıyla Etiyopya ve Eritre, Kuzey ve Güney Sudan, Ruanda ve Kongo, Somali, Mali, Sahel Bölgesi ve Fas, Cezayir, Libya ve Mısır. Neredeyse tüm kıta dini ve etnik çatışmalar, toprak iddiaları, hammadde kaynakları üzerine hak iddiaları, göçler ve göç yolları vb. sorunlar nedeniyle tek bir kıvılcımla yangın yerine dönmeye hazırdır. Şu an için büyük ölçüde ÇHC’nin yatırımları ve iktisadi entegrasyon çabaları sayesinde Afrika’da istikrar sağlanmış durumdadır. ÇHC’nin dengeleyici rolünün kaybolması Afrika’da da savaşların ve çatışmaların patlak vermesine neden olabilir.
Sonuç itibariyle verili ihtilaflar temelinde bölgelere telgraf stilinde yaptığımız bu bakış, ki Avrupa çoğunluk toplumlarındaki faşistleşme süreçlerine, Avrupa’nın militaristleştirilmesine, Ukrayna’ya ve Latin Amerika’ya değinmedik bile, güncel ihtilafların – nükleer savaş olmasa dahi – kümülatif etkisinin nelere yol açabileceğini görmemize yardımcı olmuştur. Yani, dünya çapında istikrarsızlık yaratacak kapsamlı mülteci akınlarını, insani ve ekolojik felaketleri göz ardı etsek dahi, alevlerin tüm coğrafyaları sarabileceğini öngörebiliriz.
Kritik teknolojiler ve tedarik zincirleri: Başta sorduğumuz soru temelinde, yani vekalet savaşlarının denetleyicileri meşgul olduğunda neler olabiliri araştıralım. Bölgesel krizlerin ve çatışmalara dönüşecek ihtilafları sonucunda dünya ekonomisi ve özellikle tedarik zincirleri üzerinde yıkıcı etkilerin ortaya çıkacağına muhakkak gözüyle bakabiliriz. Yani dünya çapındaki elektronik sanayinin omurgasını oluşturan coğrafyalardaki belirttiğimiz çatışmalar dünya çapındaki üretimi durma noktasına getirebilir.
Bu özellikle yarı iletken üretimi için geçerlidir. Güney Kore ve Tayvan’da üretimin kesintiye uğraması, otomobillerden akıllı telefonlara, bilgisayarlardan beyaz eşyaya ve daha da önemlisi askeri alanlarda giderek daha çok kullanıma giren teknolojilere kadar her türlü elektronik cihazın üretimini durma noktasına getirecektir. Bununla birlikte Japonya’daki üretimin durması da hassas teknoloji ve mühendislik parçalarına erişimi olanaksız hale getirerek tedarik zincirlerini tamamen çökertecektir.
Güncel İran savaşında görüldüğü gibi, enerji arzının kesintiye uğraması enerji fiyatlarında önlemez artışa, bununla bağlantılı olarak bilhassa Avrupa’da fabrikaların kapanmasına ve ısınma sorunlarına yol açacaktır. Aynı şekilde enerji maliyetlerindeki aşırı artış, arz eksikliği ile birleşerek hiperenflasyona ve kitlesel işsizliğe, dolayısıyla da toplumsal huzursuzluğun had safhaya çıkmasına neden olacaktır. Güneydoğu Asya ve Ortadoğu’da patlak verecek savaşlar deniz ticaret yollarının kesilmesine yol açacaktır. Örneğin Hint Okyanus’unu Pasifik Okyanusu’na bağlayan Malakka Boğazı’nın, Hürmüz ve Babülmendep boğazları ile Süveyş Kanalı’nın kapanması durumunda küresel ticaret rotaları felç olacak ve kıtalar arasındaki ürün akışı kesilecektir.
Böylesi bir durum ise şüphesiz mali piyasaların çöküşüne neden olacaktır. Savaşların yarattığı belirsizlik ve güvencesizlik borsaların çökmesine, para birimlerinin aşırı değer kaybetmesine ve devletlerin iflasına yol açabilir. Güvenli liman arayışında olan sermayenin büyük ölçüde buharlaşması ise dünyayı bir kez daha, ama bu sefer çok daha yıkıcı bir buhranın içine sokabilir. Savaşlar ve kapanan kara ve deniz tedarik yolları sadece ürün nakliyatını değil, dünya çapındaki gıda üretimini de son derece olumsuz etkileyebilir. Dahası, kapsamı tartışıldığı gibi sınırlı olsa bile, belirttiğimiz gibi örneğin Hindistan ve Pakistan arasında çıkacak bir nükleer çatışma, salt bölgesel felaketle sınırlı kalmayıp, radyoaktif serpintilerin yayılması sonucu çok sayıda ülkeyi etkileyerek gıda üretimini çökertecektir.
Elbette buraya kadar yazdıklarımız varsayımlara ve tahminlere dayanan bir senaryodur. Umarız bu senaryonun onda biri dahi gerçekleşmez. Ama sonuç itibariyle dünyanın, sonuçları önümüzdeki yüzyılları belirleyecek ve dönüşü olmayan bir noktaya doğru hızla gitmekte olduğunu tespit edebiliriz. Mevcut jeopolitik veriler, büyük güçler arasında tek bir büyük savaştan ziyade, bunların denetleme yeteneklerinin azalması sonucunda kontrol altına alınamayacak onlarca bölgesel savaşın peş peşe patlak verme potansiyeline işaret etmektedir. O nedenle, evet, dünyanın 2026 yılında bir topyekûn savaş sarmalına kapılmasına ramak kalmıştır diyebiliriz. Kanımızca burada somut görev, en başta komünistler olmak üzere her ülkenin devrimci güçlerine düşmektedir: dünyanın dibi görünmeyen bir uçuruma sürüklenmesini, topyekûn savaş sarmalını ve nükleer tehdidi bertaraf için kendi hükümetlerine savaş ve silahlanma politikalarını durdurma, bölgesel savaşlara ortak olunmasını engelleme ve karşılıklı iyi ilişkilere dayanan barışçıl politikaları uygulama baskısını kuracak, onları buna zorlayacak ve olabildiğince geniş toplumsal kesimleri kapsayacak uluslararası bir barış hareketini örmek! Bunu biz yapmayacaksak, emin olun, başka kimse yapmayacaktır.
