Almanya’daki seçim sonuçları ve dış politikaya yansımaları üzerine
Kurt Tucholsky’nin “seçimler bir şeyi değiştirebilseydi, çoktan yasaklanmış olurlardı” dediği rivayet edilir. Bu sözü sahiden Tucholsky mi yoksa Mark Twain veya Emma Goldmann mı söylemiş bilemeyiz, ama bildiğimiz gerçek seçimlerin değiştiremediği çok şey olduğudur. Elbette burjuva demokrasilerinde, işlevlerini kaybetmedikleri sürece, toplumsal iklimdeki gelişmelere paralel sistem içi hükümet yapılarında kimi değişimler olmaktadır. Ancak günümüzün kapitalist dünyasındaki ülkelerde, en demokratiğinde bile, verili olan sistem seçimlerle değiştirilemez. O açıdan bizce asıl önemli olan, seçimleri, dolayısıyla seçmenleri ve kamuoyu görüşünü belirleyen, iç ve dış politikaların çerçevesini çizen bu “değiştirilemeyenlerin” ne olduğu sorusuna yanıt aramaktır.
Konuyu Almanya’daki seçimler temelinde irdeleyelim. Örneğin 6 Eylül 2026’da Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan eyalet parlamentosu seçimlerinden faşist AfD beklenildiği gibi açık ara farkla en güçlü parti olarak çıktı. Muhtemelen de hükümeti kurabilecek, ama eyalette yaşayan halkın ezici çoğunluğunun sorunlarını çözmesi ise hayli şüpheli. Aslına bakılırsa Almanya’nın en yoksul eyaletinde yoksulların yüzde 65’inin, işçilerin ise yüzde 60’ının oyunu, kendi çıkarlarına ters politikalar savunan faşist AfD’ye vermiş olmaları ne şaşırtıcı ne de yeni bir fenomen. Dünyanın muhtelif coğrafyalarında olduğu gibi, egemen siyasete itiraz eden ve sanayisizleştirilmiş, yoksullaştırılmış bölgelerde yaşayan insanların giderek daha kitlesel biçimde faşist partilere yöneldiklerini gösteren bir gelişmedir bu. Aydınlanmış, sosyal ve ekonomik sorunların gerçek nedenlerini en azından tahmin edebilen insanlar açısından aptalca bir tercih olarak tanımlanabilecek bu eğilim, yoksul kesimler ve çalışan sınıflar açısından – inandırıcı ve gerçek başka alternatif olmadığından – son derece rasyonel bir tercihtir. Rasyoneldir, çünkü faşist partiler bu kesimlerin egemen siyasete yönelik itirazlarına tercüman olmakta, kötüleşen yaşam ve çalışma koşullarını “ulusa öncelik tanıyarak” ve “ülkeyi yabancı unsurlardan temizleyerek” iyileştirebilecekleri vaadini sunmaktadırlar.
Sınıf mücadelesinden vazgeçmiş reformist solun hem dar kimlik politikaları temelinde kentli orta tabakalara yoğunlaşarak toplumla olan bağını koparması, hem de yoksulların ve çalışan sınıfların karşı karşıya kaldıkları sorunları yaratan sisteme “demokrasiyi koruma” safsatasıyla sahip çıkan tavrı, bu eğilimi güçlendirmektedir. Alman reformizminin tuzu kuru fildişi kulelerinden sıradan halka “nasıl yaşamaları ve davranmaları gerektiği” konusunda akıl veren üstenci tavırlarını, egemen siyasetin baskıcı söylemiyle eşdeğer gören kesimler, “bizden biri” olarak algıladıkları faşistlerin çözüm yerine düşman üreten demagojilerine kolayca ikna olabilmektedirler. “Suya düşen yılana sarılır” misali, alt dudaklarına kadar yoksulluk ve dışlanmışlık bataklığına batmış insanların akıl verene değil, hangi niyetle elini uzatıyor olsa da elini uzatana yöneleceği basit bir gerçektir.
Emperyalizmin faydalı aracı
Faşist AfD’nin Ukrayna savaşı bağlamında “Rusya ile diyalog” söylemiyle savaş karşıtı gibi görünen bir pozisyonda durması kafaları karıştırmaktadır. Hatta Alman barış hareketinde yer alan kimi naif temsilci, “AfD’nin savaşa karşı olması dikkat çekici ve olumlu” yorumlarını yapmaktadır. Halbuki bu faşist partinin, Avrupa’daki diğer kardeş partileri gibi, barış ve diyalog yanlısı bir yaklaşımı söz konusu değildir. Ukrayna’ya yapılan yardımlara karşı çıkan faşist AfD’nin parti programına yazdığı “Rusya’ya yönelik yaptırımlar sonlandırılmalı ve Rusya ile ticari ilişkiler derinleştirilmelidir” sözü demagojiden ibarettir ve popülist söylem olarak oy avcılığına yaramaktadır.
Faşist AfD’nin bir tarafta “Rusya ile diyalog” diğer tarafta da “ABD en önemli müttefikimizdir” söylemini kullanması, egemen siyaset için faydalı bir araç haline gelmiştir. Burjuva partileri hem “AfD Almanya’ya saldırmayı planlayan Putin’e yaranıyor” hem de “ticaretimizi baltalayan Trump AfD’yi destekliyor” biçiminde propaganda yapmaktadırlar. Yeşiller ve reformist Sol Parti dil birliği içinde Saksonya-Anhalt seçimlerinden sonra, “Putin Almanya’da bir eyalet kazandı” söylemine başvurdular. Bu şekilde Almanya’daki militarist dönüşüm sürecine ve savaş hazırlıklarına karşı çıkanların, faşist AfD ile aynı safta yer aldıkları görüntüsü verilmekte, dolayısıyla barışseverlerin haklı talepleri “aşırı sağcılık” ve “Putin yandaşlığı” olarak karalanmaktadır.
Aslına bakılırsa faşist partinin dış politikaya dair programatik söylemi Alman emperyalizminin yayılmacı dış politikasıyla önemli ölçüde örtüşmektedir. Alman tekellerinin ticari çıkarlarının dünya çapında Alman ordusu tarafından korunması, ordunun her an ve her yerde operasyon düzenleyebilecek yetilere kavuşturulması, zorunlu askerlik ve dış politikanın Almanya’nın “ulusal” çıkarlarına göre şekillendirilmesi, faşist AfD’nin programatik talepleri olduğu kadar, Merz hükümetinin gerçekleştirmeye çalıştığı adımlardır. O açıdan faşist AfD’nin hem faydalı bir araç hem de daha radikal adımlar atılması için sağdan baskı uygulayan bir siyasi formasyon olarak egemen siyasetin lehine işlev gördüğünü tespit edebiliriz.
Faşist AfD’nin egemen siyasete bir diğer faydası, “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” misali egemen siyasete meşruiyet sağlamasıdır. Reformist sol dahi sahibinin sesi gibi, “AfD’yi engellemek için oyunu demokratik partilere ver” söylemine sarıldı. Sanki burjuva partileri şimdiye kadar faşist AfD’nin güçlenmesine ve çoğunluk toplumunda hız kazanan faşistleşme sürecine yol açan koşulları yaratmıyor, burjuva demokrasisini ve parlamentoları işlevsiz hale getirmiyorlarmış gibi… Sanki o çok “demokratik” burjuva partileri tam uyum içinde demokratik ve sosyal hakları budamıyor, yaşam ve çalışma koşullarını kötüleştirmiyor, sermaye lehine olan politikaların faturasını toplumun ezici çoğunluğuna çıkarmıyorlarmış gibi… Sanki bu “demokratik” partiler Ukrayna’daki faşist güçlere destek çıkarak, savaşın derinleşmesini körüklemiyorlar, Gazze Şeridi’ni yerle bir eden, Lübnan’ın güneyini yaşanmaz hale getiren ve tüm komşularına tehdit oluşturan faşist Netanyahu hükümetini ve uygulamalarını desteklemiyorlarmış gibi… Sanki, faşist AfD olmasa, Almanya güllük gülistanlıkmış gibi…
Faşist AfD ve Alman devlet politikaları
Alman devleti faşist partinin seçim başarılarını toplumu, özellikle çalışan sınıfları ve sendikalar, partiler ve girişimlerdeki temsilcilerini disipline etmek, egemen siyasete eklemlemek, kısacası “vatan cephesinde” ihtiyaç duyulan mezarlık sessizliğini sağlamak için çok usta bir biçimde kullanmaktadır. Tarihsel ihanetine devam eden Alman reformizmi de buna destek çıkmaktadır. O açıdan seçimlerle değiştirilemeyecek olanların başında devlet aklı ve politikalarının olduğunu tespit edebiliriz. Çünkü bunları belirleyen devletin sahibi olan egemen sınıfların çıkarlarıdır.
Kanımızca faşist AfD’nin seçim zaferini değerlendiren kimi yazar tam da bu noktada ciddi bir yanılgı içerisindeler. Örneğin Ergin Yıldızoğlu “AfD’nin zaferinin jeopolitiği” başlıklı yazısında faşist hareketlerin “aynı dönemde güç kazanmalarının […] Avrupa Birliği’ni destabilize edecek sarsıntılar” yaratacağı ve “AfD’nin Ukrayna savaşında Rusya yanlısı ifadeleri, Avrupa Birliği ve avro konusundaki tutumu, Almanya’nın Avrupa içindeki rolünü değiştirebileceği” tahmininde bulunuyor. Yıldızoğlu Avrupa’daki faşist partilerin daha da güçlenmesi durumunda ABD – Avrupa bağlarının gevşeyerek, Rusya ile ilişkilerin yeniden kurulacağı, ekonomik krizin böylece Avrupa’nın siyasal haritasını ve dünya sistemindeki konumunu değiştireceği öngörüsünde bulunuyor.
Bizce Yıldızoğlu’nun dikkate almadığı nokta, faşist AfD’nin – şimdilik sadece belirli sermaye fraksiyonlarını temsil etse de – bir sermaye partisi olduğu ve egemen sınıfların çıkarlarına ters tek bir adım atmayacağı gerçeğidir. Parti temsilcilerinin popülist söylemleri bu gerçeği değiştirmez. Nitekim bu gerçek tüm faşist partiler için geçerlidir. Kaldı ki Avrupa’nın dünya sistemindeki konumu zaten değişmiştir. ABD emperyalizminin stratejik yönelimleri, en geç II. Trump yönetiminin işbaşına gelmesiyle transatlantik ittifakında görev dağılımını değiştirmiş ve Avrupalı müttefiklere yeni roller vermiştir. Yani “konum değişimi” çoktan başlamıştır ve bu konum – tüm Avrupa’da faşist partiler iktidara gelse dahi – seçimlerle değiştirilemeyecektir.
Trump yönetiminin Avrupalı vasallarını dışlayan politikaları Avrupa’daki egemen sınıflar arasında endişe yaratmakta, ama aynı zamanda yeni fırsatların da oluştuğu kanısına yol açmaktadır. ABD’nin değişen stratejileri her ne kadar Ukrayna savaşı bağlamında “kadim düşman Rusya” karşısında zayıf düşme, Çin Halk Cumhuriyeti bağlamında teknolojik yenilenmenin arkasında kalma ve Ortadoğu bağlamında dramatik bir önem kaybı yaşama gibi endişelere yol açıyor olsa da, gene Ukrayna savaşı bağlamında Avrupa’nın militarist dönüşümü ile sanayisizleşme sorununun çözümü; ÇHC bağlamında Avrupa’nın “bağımsız Çin politikasıyla” yeni ihracat olanaklarına kavuşması ve kritik hammaddelere ulaşımın kolaylaşması ve Ortadoğu bağlamında bölgedeki despot rejimler, özellikle İsrail ile iş birliğinin derinleştirilmesi gibi fırsatların doğduğu düşünülmektedir. İsrail ile askeri iş birliği zaten derinleşmektedir, ki faşist AfD de İsrail’in Almanya’da silah üretimine başlamasını desteklemektedir. Yani faşist AfD, Saksonya-Anhalt’de hükümet olsa da Alman devlet aklı çerçevesinde politika yapacağını ilan etmektedir.
Sonuç itibariyle yapılan ve yapılacak olan seçimlerde faşist AfD’nin zaferler kazanmasının, hatta hükümet ortağı olmasının Alman emperyalizminin devlet aklında ve dış politikasında bir değişime yol açmayacağını, aksine devlet aklının faşist AfD’nin olası hükümet politikalarını doğrudan belirleyeceğini söyleyebiliriz. Almanya halihazırda Rusya’ya karşı bir savaş hazırlığı içerisindedir. Ancak bu, elbette ABD’nin politikalarına bağlı olarak, mutlaka bir sıcak savaş olacaktır anlamına gelmemektedir. Alman devleti, tekelci burjuvazinin çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre hareket edecektir. Alman tekelci burjuvazisi Avrupa’nın içinde bulunduğu zorlu sürecin Almanya’yı Avrupa çatısı altında dünya gücü haline getirebilecek bir geçiş dönemi olduğu görüşündedir. Aynı şekilde bu geçiş döneminin son derece kırılgan bir zemin üzerinde ilerlediğini de görmektedir. Devletin düşünce kuruluşları dünyadaki vekalet savaşları ile farklı ihtilafların kümülatif sonuçlarının keskinleşen çıkar çelişkileri ile birleşerek büyük bir tehdit potansiyeli oluşturduğunu tespit etmektedirler. Alman devleti dönüşüm adımlarını buna göre atmaktadır. Ancak dönüşüm “vatan cephesinin” kontrol altında olmasını gerektirmektedir. Faşist AfD’nin görevi işte bunun sağlamasına katkı sunmaktır. Ne azı ne de fazlası.
