Karanlıklar çağının kapıları açıldı

30. November 2020  Aktuelles

Karanlıklar çağının kapıları açıldı

Süreklilik kazanan belirsizlikler-güvencesizlikler dönemi ve içerdiği çelişkiler üzerine

İnsanlık tarihi defalarca kez savaşlar, felaketler, salgınlar veya soykırımlar nedeniyle sonrasında »Karanlık Yıllar« veya Hıristiyanlık tarihindeki »Saeculum obscurum – Karanlık Yüzyıl« gibi tanımlamalarla adlandırılan ve medeniyet seviyesinin düştüğü, toplumsal ilerlemenin durduğu, kültürel gelişmenin gerilediği süreçlere tanık oldu. Karanlık yıllarda facialar ve yıkımlar yaşandı, on milyonlarca insan yaşamını yitirdi. Ancak bu süreçler kimi coğrafyalar için hayli karanlık geçerlerken, başka coğrafyalar için aydınlık dönemler anlamına da geldi – aynı Orta Çağ Avrupası ve o dönemin İslam dünyasında olduğu gibi. Ve her defasında karanlık yıllar tanımı, aşıldığı düşünülen geçmiş yıllar için, kendi dönemlerini yüceltmek isteyenler tarafından kullanıldı.

Bugün, yani 1989/1990 karşı devriminin otuzuncu yılında ise, salt geçmiş yıllar ve belirli coğrafyalar için değil, tüm dünya açısından önümüzde duran on yılları karanlıklar çağına dönüştürebilecek koşullarla karşı karşıya kaldığımızı söyleyebiliriz. Karanlıklar çağı tanımlamasını kötümser olduğumuzdan veya umudumuzu yitirdiğimiz için değil, dünya çapındaki reel durumdan ve emperyalist-kapitalist dünya düzeninin içerdiği reel tehditlerden hareketle yapmaktayız. Bizce karanlıklar çağının kapıları açılmıştır ve o açıklıktan, başta ezilen ve sömürülen sınıflar olmak üzere, insanlığın büyük çoğunluğunu ne denli meşum bir geleceğin beklediği görülmektedir.

Günümüz dünyasına baktığımızda otuz yıldan beri mütemadiyen derinleşen çoklu kriz ortamının ihtilaflarının çözümsüz kaldığını, refah coğrafyaları da dahil olmak üzere dünya çapında toplumlar arasında güvencesizlik hissinin yaygınlaşarak kalıcılaştığını ve emperyalist-kapitalist dünya düzeninin yapısal sorunlarının belirsizlikleri süreklileştirdiğini görmekteyiz. Bunlarla birlikte iklim krizi ve Covid-19 Pandemisi başa çıkılamayan meydan okumalar olarak iktisadi, siyasi ve toplumsal krizler yaratan/derinleştiren tüm trendleri güçlendirmektedirler. Dahası kangrenleşmiş Filistin-İsrail sorunu; Ortadoğu sorunu hâline dönüşmüş Kürt sorununun çözümsüzlüğü; devam eden Suriye ve Libya iç savaşları; güncel Azerbaycan-Ermenistan savaşı; Orta Afrika’daki çatışmalar ve parçalanmalar; Lübnan’ın yapısal bozuklukları; Doğu Akdeniz’de yaşanan çoklu ihtilaf; Ukrayna, Belarus ve Hong Kong sorunları, hepsinden önemlisi ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında artan tehlikeli gerginlik, tek başlarına olmasa da bütünsellikleri içerisinde ve beraberinde getirdikleri etkileşimlerle tüm dünyayı yangın yerine, hatta nükleer bir çöplüğe dönüştürebilecek potansiyel taşımaktadırlar. Emperyalist güçler arasındaki kümeleşmeler, emperyalist-kapitalist dünya düzeninin çelişkileri ve emperyalist yayılmacılık bu tehlikeli potansiyeli katlayarak artırmaktadır.

Burjuvazinin meydan okumalara yanıtı

2017’nin ilk günlerinde yayımlanan bir yazımızda ABD’nde Trump yönetimi örneğini vererek, siyasi elitleri ve devlet bürokrasisini »hizmetçi« statüsüne indirgeyen bir sermaye fraksiyonunun iktidarı bizzat kendi eline alarak devletin geleneksel kurumlarını ortadan kaldırmadan ve faşizme henüz gerek duymadan, parlamenter demokrasi – diktatörlük karışımı bir »Demokratörlük« oluşturduğunu belirtmiştik. Ve ABD’ndeki bu gelişmeyle birlikte Avrupa’da burjuva demokrasilerinin için oyulmasının, Polonya veya Macaristan gibi ülkelerdeki parlamentoların izafileştirilmesinin veya Türkiye’de başkanlık rejiminin dayatılmasının 2017’nin tam anlamıyla »Demokratörlük« döneminin başlangıcı olduğunu gösterdiğini tespit etmiştik. Nihayetinde otoriter neoliberal sermaye birikim süreçlerinin bu gelişmeyi gerekli kıldıklarını görmekteyiz. Nitekim bugün dünya çapında egemen sınıflar devasa meydan okumalara demokratik görünümlü parlamenter diktatörlükler oluşturarak yanıt vermektedirler. Ancak bunlar krizleri çözemedikleri gibi, daha da derinleşmesine neden olmaktadırlar.

Ona rağmen, bilhassa refah coğrafyalarındaki burjuva toplumlarının yılgınlığa kapılmış korku toplumlarına dönüşmüş olmaları, keza savaş sonrası Avrupa’sında üzerinde mutabakata varılmış olunan burjuva toplumu değerlerinin ırkçı-ayırımcı-milliyetçi söylemlerin kitlesel karşılık bulması sonucu atomize edilmeleri, toplumsal rıza üretimi için giderek daha kutuplaştırıcı siyasete başvuran egemen sınıfların işini kolaylaştırmakta ve parlamenter diktatörlüklere toplum nezdinde belirli bir meşruiyet kazandırmaktadır.

Ancak bunlarla birlikte dünya çapında insanlar arasında hoşnutsuzluk da artmaktadır. Refah coğrafyalarında dahi egemen siyasete duyulan güvensizlik derinleşmekte, gelir düzeyi ortalama üstü olan orta katmanlar arasında bile gelecekle ilgili kaygılar çoğalmaktadır. Her ne kadar egemen sınıfların başvurduğu kutuplaştırıcı siyaset toplumsal bölünmeleri artırsa da, emperyalist merkezlerden eşik ülkelerine ve yoksul coğrafyalara kadar hemen her ülkede farklı biçimlerde ve şiddette toplumsal protestoların, direnç ocaklarının yaygınlaştıklarını görmekteyiz. Dünya sokakları yapısal eşitsizlikleri, yoksulluk ve sefaleti, savaşları ve militarizmi, iklim krizine yol açan koşulları, ırkçı-ayırımcı saldırı ve cinayetleri, otoriter neoliberalizm uygulamalarını protesto eden, iş ve onur, barış ve sürdürülebilir sosyo-ekolojik dönüşüm talep eden insanlar tarafından işgal ediliyor. Bu gelişmeler karşısında egemen sınıflar sokaklara dökülen kitlelerin taleplerine otoriter tedbirleri artırarak, kimi toplumsal gruba belirli tavizler sunup, diğerlerini ise daha da baskı altına alarak yanıt veriyor ve toplumsal protesto hareketlerinin bölünmesini, oluşan direncin zayıflamasını sağlıyorlar.

Öte yandan burjuva medyasının protestoları kriminalize eden yayınlarının da desteğiyle süregiden protestoların belirgin ve görünen değişimlere yol açmadıkları hissinin yaygınlaşması, sınıf çıkarlarını savunmak yerine »sosyal partnerlik« ihanetini sürdüren sendikal bürokrasi ile parlamentarizm batağından çıkmak istemeyen reformist solun da katkılarıyla direnç mekanizmalarının parçalarına ayrılmasına ve etkisiz kalmalarına yol açıyor. O açıdan burjuvazinin verdiği yanıtlarla belirli bir başarı elde ettiği söylenebilir. Ancak bu tek başına burjuvazinin bir başarısı değil, büyük ölçüde devrimci-demokratik güçlerin başarısızlığının da bir sonucudur.

Çünkü dünya komünist hareketinin parçalı ve zayıf hâlinin yanı sıra, devrimci-demokratik güçlerin öncülük, yol göstericilik ve direniş ocaklarını birleştiricilik yapamayacak derecede basiretsiz ve burjuvazinin tepeden dayattığı sınıf savaşı karşısında hareketsiz kalışı, kitlelerde yılgınlığa yol açmakta, dolayısıyla toplumsal protesto hareketlerinin sistemi tehdit edebilecek bir ivme kazanmalarını engellemekte ve işçi sınıfının büyük bir kesimi ile yoksul kitlelerin kutuplaştırıcı siyasetin sihrine kapılıp, zihinlerinin ırkçı-ayırımcı-milliyetçi söylemler ile zehirlenmesine izin vermelerini kolaylaştırmaktadır. Bu tespitimiz hemen her ülke için aynen geçerlidir.

Burjuvazinin meydan okumalar karşısındaki baygınlığı

Emperyalist burjuvazilerin karşı devrim sonrasındaki otuz yılda elde ettikleri mevkiler ve toplumsal rıza üretimi ile iktidarlarını sürdürmedeki başarıları, egemen sınıfların dünya çapındaki devasa meydan okumalar karşısında baygınlık geçirdikleri gerçeğinin üstünü örtmemelidir. Nitekim iklim krizi ve Covid-19 Pandemisi sayesinde emperyalist-kapitalist dünya düzeninin yapısal sorunlarının yarattığı krizlerin derinleştiğini ve emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin keskinleştiğini daha açık bir şekilde görebilmekteyiz. Egemen sınıflar dünya çapında iktidarları ellerinde tutmalarına, uluslararası kurumları işlevsizleştirmelerine, yerküre üzerinde yaratılan zenginlikleri daha pervasızca gasp etmelerine ve militarist aparatlarının üstün gücüne rağmen çoklu kriz ortamını aşamamakta, çözümsüzlükten kurtulamamaktadırlar. Ezilen ve sömürülen sınıflara, yani insanlığın ezici çoğunluğuna musallat olan tüm sorunlar, egemen sınıfları da kaygılandıran karaktere bürünmektedir.

Egemen sınıfları, emperyalist devletleri daha saldırgan, daha baskıcı, daha militarist ve daha pervasız kılan, dünya çapındaki iktisadi, siyasi ve toplumsal krizleri yaratan ve derinleştiren trendler karşısında çözümsüz kalıyor olmalarıdır. Bu trendleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Kutuplaşma: Artan siyasi ve toplumsal kutuplaşma, her ne kadar bir egemenlik aracı olarak burjuvazinin iktidarını sürdürmeye yarıyor olsa da hem ülkeler içerisindeki ekonomik ve toplumsal sorunların kapitalist üretim tarzını aksatmayacak derecedeki çözümünü zorlaştırmakta, hem de sermaye fraksiyonları ve emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin, yirminci yüzyılda olduğu gibi yumuşatılabilmesini engellemektedir. Kutuplaştırma siyaseti sermaye fraksiyonları ve siyasi temsilcileri arasında radikal kesimleri güçlendirdiğinden, gerek ülkeler içerisindeki egemen sınıflar arasında mutabakatı ve kurallı rekabeti sağlayan hukuku zedelemekte, gerekse de dış politikadaki çıkar farklılıklarını öne çıkararak emperyalist devletler arasındaki çelişkileri keskinleştirmekte ve farklı coğrafyalardaki etki alanı çatışmalarını körüklemektedir. ABD emperyalizmi ve Avrupalı emperyalist güçler arasındaki çıkar çatışmaları ve stratejik farklar veya örneğin NATO ülkeleri arasında Akdeniz’de oluşan ihtilaf konjonktürü bu gelişmenin bir sonucudur.

Artan eşitsizlik ve toplumsal bölünmeler: Toplumsal rıza egemen sınıflar için, ister parlamenter isterse de doğrudan diktatörlük koşulları altında olsun, yaşamsal öneme sahiptir. Bilhassa 2008 krizinden bu yana ivmesi artarak devam eden gelir ve refah eşitsizliği süreçleri, sadece toplumsal bölünmeleri derinleştirmekle kalmamakta, aynı zamanda özellikle emperyalist merkezlerde siyasi ve ekonomik elitlere, yönetimlere ve devlet kurumlarına, yaygın medya ve sivil yapılanmalara karşı güvensizliği artırmakta ve dolayısıyla iç ve dış politika için zorunlu olan toplumsal destek temelinin altını oymaktadır. Egemen sınıflar her türlü politikaya toplumsal rızayı sağlamak için en azından toplumun yarısına refah, fırsat eşitliği ve zenginleşmeden pay alma gibi vaatler vermek zorundadırlar. Artan eşitsizlik ve toplumsal bölünmeler böylesi vaatlerin inandırıcılığını yitirmelerine ve böylelikle toplumsal rıza üretiminin zorlaşmasına neden olmaktadırlar.

Covid-19 Pandemisinin etkisiyle derinleşen krizler egemen sınıfların kriz yönetimini olumsuz etkilemekte ve hükümetlerin siyasi dikkatlerini ve mali kaynakları ülkelerindeki ivedi sorunların çözümüne yönlendirmek zorunda kalışları nedeniyle emperyalist ittifaklar ve tek tek ülkelerdeki farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatlaklar genişlemektedir. Emperyalist devletlerin Pandemiyle başa çıkmak için parlamentoların onayını almadan karar altına aldıkları tedbirlerin burjuva özgürlüklerini kısıtlaması, toplumda olduğu kadar, siyasi ve ekonomik elitler arasında da hoşnutsuzluğa yol açmaktadır. Pandeminin ekonomik sonuçlarının hafifletilmesi için mobilize edilen mali kaynakların dağılımı üzerine sermaye fraksiyonları arasındaki rekabetin sertleşmesi, hem hükümet politikalarının karar altına alınma süreçlerini zorlaştırmakta hem de elitler arası tartışmaların kamuoyuna taşınması ile egemen siyasete yönelik güvensizlik ve toplumsal bölünmeler hızlanmaktadır.

İklim krizinin iktisadi ve siyasi yükleri: Doğal felaketlere ve kuraklıklar, yoğun yağışlar, orman yangınları, seller ve toprak kaymaları gibi sonuçları olan aşırı hava durumlarına yol açan iklim krizi dünya çapında tarımı, gıda maddeleri üretimini ve kritik alt yapıları olumsuz etkilemektedir. İklim krizine yönelik politikalar da şimdiye kadar görülmemiş ihtilaf potansiyellerini açığa çıkarmakta, kamuoyu tartışmalarında kutuplaşmalara neden olmaktadır. İklim krizinin neden olduğu değişimler, özellikle buzulların hızla erimesi, kutuplardaki doğal kaynaklar ve gemi seferlerine açılan deniz yolları üzerine uluslararası ihtilafları artırmakta, emperyalist güçler arasındaki güvenlik politikası çelişkilerini keskinleştirmektedir. İklim krizi istisnasız tüm ülkeleri iktisadi ve siyasi yükler altına sokmakta, uluslararası kurumlarda iklim korunması için gerekli olan harcamaların dağılımı konusunda ayrışmalar yaşanmaktadır.

Ekonomilerin yeniden yapılandırılması: Teknolojik gelişmeler, otomasyonun hızlanması ve dijitalleşme, bunlarla birlikte üretim süreçlerinin farklı coğrafyalara dağıtılması ve uluslararası tedarik zincirlerinin üretim için belirleyici rol oynaması, emperyalist ülkelerdeki sınai üretimi etkilemekte ve ekonomilerin giderek daha hızlı biçimde bir yeniden yapılandırılma süreçlerine girmesine neden olmaktadır. Bunun sonucunda özellikle sınai üretim ağırlıklı bölgelerde fabrika ve işletmelerin kapatılmasıyla ve yapay zekâ, üretim robotları ve çalışanların üretkenliğinin artırılmasıyla işsizlik ve yoksulluk hızla artmakta, sanayi ağırlıklı bölgelerin sosyal dokusu değişime uğramakta, gentrifikasyon (kentsel dönüşüm) süreçleri ile yoksul kesimler kent dışına itilmektedirler. Mali hacmi büyük bir ivmeyle büyüyen dijital sektörün birkaç büyük tekelin elinde yoğunlaşması emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin kızışmasına yol açmakta, bilhassa ABD’nin koruyucu gümrükler ve yasal yaptırımlarla müttefiklerine karşı bile ticaret savaşlarını körüklemesi, emperyalist cephedeki çıkar çatışmalarını sertleştirmektedir.

Transatlantik gerilimlerin artması: Emperyalizmin vurucu gücü olarak »Komünizm tehdidine« karşı kurulan NATO ile 2000 yılında karar altına alınan »Lizbon Stratejisiyle« bağımsız Avrupa savunma politikaları geliştirmeye çalışan AB arasında ayyuka çıkan koordinasyon ve iş birliği sorunları, transatlantik müttefikler arasında zaten ticaret çatışmalarıyla çeşitlenen gerilimlerin artmasına neden olmaktadır. 21 devletin hem NATO hem de AB üyesi olmasına rağmen, AB-NATO-Diyaloğu adı altına kurumsallaştırılmaya çalışılan »Stratejik İş Birliği« bu gerilimleri azaltamamakta ve ittifaklar içerisindeki, örneğin NATO üyeleri olan Türkiye ve Yunanistan ile AB üyesi Kıbrıs arasındaki gibi, farklı ihtilafları çözememektedir. Bu çerçevede Alman ve Fransız emperyalizmlerinin AB’ni uluslar üstü bir devlet aparatı hâline getirme çabaları da transatlantik müttefikler arasındaki gerilimleri artırmakta ve NATO üyeleri arasında çelişkilere neden olmaktadır.

Stratejik, ama yapısal çelişkiler

Emperyalist güçler arasındaki gerilimlerin, çıkar çatışmalarının ve çelişkilerin dünya çapındaki mutlak hakimiyeti elde etme rekabeti çerçevesinde atılan uzun vadeli stratejik adımlara dayandığını, ancak özünde bunların asıl maddi temelinin yapısal olduğunu vurgulamaya gerek yoktur herhalde. Gene de bazı somut güncel örneklere değinmek yerinde olacak.

Bu noktada AB’nin öncü gücü Alman emperyalizmi ile ABD emperyalizmi arasındaki ekonomik ilişkileri ele alalım. Son yıllarda, özellikle Trump’ın başkan seçilmesinin ardından, İkinci Dünya Paylaşım Savaşından bu yana betona dökülmüş gibi sağlam görünen ABD-F. Almanya dostluğunda ciddi çatlaklar oluştu. Egemen siyasetin söylemlerine ve burjuva medyasının yorumlarına bakınca, »Trump’ın irrasyonel ve milliyetçi politikalarının buna neden olduğu« görüşünün telkin edilmeye çalışıldığını görürüz. İki tarafın da karşılıklı suçlamaları ABD ve F. Almanya’daki iktidar ilişkilerinin sürdürülebilmesini sağlayan toplumsal rıza üretimi için kullanıldıklarını biliyoruz. Bu çerçevede Trump F. Almanya’yı »haddi bildirilmesi gereken rakip« olarak nitelendirirken, Merkel hükümeti de açıktan Trump’ın rakibi Joe Biden’i destekliyor.

Ancak ekonomik verilerin konuştuğu dil, bu hamaset söyleminden çok farklı: Alman İstatistik Dairesinin bildirdiğine göre 2018’de F. Almanya’dan ABD’ne yapılan 113,3 milyar Euro’luk ihracat toplam ihracatın yüzde 8,6’sını oluşturuyordu. Buna karşın ABD’nden yapılan ithalat 64,5 milyar Euro tutarındaydı. ABD, F. Almanya için Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC), Hollanda ve Fransa’nın ardından dördüncü sıradaki ithalat partneriyken, F. Almanya ABD açısından yedinci sıradaki ihracat pazarı oldu. Karşılıklı yatırımlara bakıldığında ise, Alman tekellerinin ABD’nde toplam 474 milyar Dolarlık yatırım yaptıklarını, ABD’li tekellerin ise F. Almanya’da 140 milyar Dolarlık yatırıma sahip olduklarını görebiliriz. Dünya Bankasının verilerine göre ABD ve F. Almanya birlikte dünya çapındaki GSMH’nin yüzde 45,8’ini ve doğrudan yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 60’ını ellerinde tutuyorlar.

Görüldüğü gibi ABD-F. Almanya ilişkilerinin değeri bir hayli yüksek. Ancak ilişkilerin zedelenmesi önce Alman sermaye fraksiyonlarını vuracak. Bu nedenle F. Almanya’daki sermaye temsilcileri, bilhassa otomotiv tekelleri transatlantik gerilimlerin AB aracılığıyla azaltılması için çaba gösteriyorlar. Diğer taraftan ise verili olan bu karşılıklı bağımlılık ilişkisini, gene AB çatısı altında »stratejik otonomi« kazanarak dengelemeye çalışıyorlar.

F. Almanya açısından Avrupa’nın ortak çatı altında tek sesli güvenlik politikası geliştirmesi ve AB’nin dış politikasını ABD’nden bağımsızlaştırması bu »stratejik otonomi« için yaşamsal zorunluluk hâline gelmiş durumda. Ancak »Avrupa’nın güvenliğinin« ABD’nin nükleer şemsiyesine muhtaç olması, ABD-AB ilişkilerindeki asimetriyi büyütmekte ve Avrupa’ya belirli bir »hükümranlık« kazandıracak olan »stratejik otonomi« hedefine ulaşmayı zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte Doğu Avrupa ülkelerinin »güvenliklerini« ortak bir AB ordusuna teslim etmekten ziyade ABD’nin askeri gücüyle koruma yatkınlıkları ayrı bir zorlaştırıcı faktör olarak varlığını koruyor. Böylelikle ABD ve AB, daha doğrusu Alman emperyalizmi arasındaki çelişkiler doğrudan Avrupa’daki emperyalist güçler arasında da çıkar çatışmalarına neden oluyor.

Alman-Fransız burjuvazilerinin AB çatısı altında dünya çapında düzen kurucu ve düzen koruyucu aktör olarak »stratejik otonomi« kazanma çabaları aynı zamanda ABD’nin ÇHC’ne karşı geliştirdiği saldırgan politikalarca da sekteye uğratılma tehdidi altında.

Tablo I: 2019 GSMH hacimleri (milyar Dolar olarak)

ABD21.433
ÇHC14.732
Japonya5.080
F. Almanya3.862
Hindistan2.869
Güney Kore1.647

Tablo II: 2019 İhracat hacimleri (milyar Dolar olarak)

ÇHC2.499
ABD1.643
F. Almanya1.489
Japonya706
Güney Kore542
Hindistan324

Tablolardan görülebileceği gibi, ÇHC Avrupalı emperyalist güçler açısından en az ABD kadar önemli bir partner ve pazardır. Bu durum da Avrupa için içinden çıkılamayan bir ikilem yaratmaktadır. Ne ABD ne de ÇHC vazgeçilebilecek pazarlar değillerdir.

Hâlihazırda Avrupa Batı’nın neoliberal ilerleme anlatısının çoktan sınırlarına geldiğinin ve en geç 2008 krizinden bu yana emperyalist güçlerin küresel hakimiyetlerinde üstleri kapatılamayacak çatlaklar oluştuğunun çok iyi farkında. ABD emperyalizminin ÇHC’ni siyasi-askeri-ticari araçlarla kuşatma politikası ve ÇHC yönetiminin buna kararlı direnç göstermesi sonucu oluşan kapışma hâli, Transatlantikçi veya Avrupacı olsun, Avrupa’nın önde gelen sermaye fraksiyonlarının çıkarlarını giderek daha fazla zedelemektedir. Bilhassa Çin piyasalarına girmek için devasa yatırımlar yapmış ve ÇHC’ne önemli tavizler vermiş olan ihracat sektörü, ABD politikalarının kendilerine büyük zararlar verebileceğini düşünüyor. O nedenle AB’nin ABD’nin ayrıştırma girişimine »Belirsizlik Toleransı« denilen bütünsel bir politika ile yanıt verilmesi isteniyor. Görüldüğü kadarıyla Alman ve Fransız tekelci burjuvazileri arasında iki temel kanı hâkim: Birincisi, Avrupa’nın dünya çapındaki değişimlerin bizzat parçası olduğu kanısıdır. İkincisi ise, ÇHC’nin iktisadî, siyasî, toplumsal ve kültürel açıdan Batı’nın istediği biçimde gelişmeyeceği gerçeğinin kabul edilmek zorunda olduğu kanısıdır.

Önde gelen Avrupalı sermaye fraksiyonları bu temel kanılardan hareketle ABD-ÇHC ikileminden kurtulmak için siyasi temsilcilerine baskı uygulamakta, hem transatlantik gerilimleri azaltacak adımlar ve tavizler verilmesini, hem de ÇHC başta olmak üzere, Pasifik bölgesine açılmayı istemektedirler. Aynı şekilde AB’nin savunma ve silahlanma için daha büyük bütçeler ayırması gerektiğini savunmaktadırlar. Çünkü Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı bu ikilemi belirsizliklere katlanabilecek askeri ve siyasi güce erişemediği müddetçe aşamayacağını en iyi onlar bilmektedir. Bizim bildiğimiz ise, Lenin’den öğrendiğimiz kadarıyla, emperyalist-kapitalist dünya düzeninin yapısal krizlerinin kapitalizm koşulları altında çözülemeyeceği ve süreklilik kazanmış olan güncel belirsizlikler ve güvencesizlikler döneminin var olan gerilimleri azaltmaktan ziyade artıracağıdır.

Emperyalizme dair bazı anımsatmalar

Dünya genelinde oluşan çoklu kriz ortamı ve küresel buhran beklentisinin yanı sıra, emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin keskinleştiği, ABD-ÇHC ihtilafının sıcak savaşa dönüşme potansiyelinin arttığı; kısacası birden fazla derin ve tehlikeli çelişkinin Pandemi ve iklim değişimi ile katlanarak çarpıştıkları bir Momentumdan geçtiğimiz şüphe götürmüyor. Bu Momentumun bir diğer önemli özelliği olarak emperyalist-kapitalist dünya düzeninin kriz potansiyelleri ile emperyalist güçler arasındaki çelişkileri kontrol edebilmek/yönetebilmek için küresel bir tanzim sisteminin oluşturulma çabaları karşımıza çıkmaktadır. Bu çerçevede IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslar üstü kurumlar ile G7-G8 veya G20 Zirveleri bu çabaların araçları olarak ve uluslararası tekelci sermayenin çıkarlarını kollamak için kullanılmaktadırlar. Ancak bu araçlar aynı zamanda uluslararası tekellerin, emperyalist devletlerin ve emperyalist kümeleşmelerin birbirleriyle çelişen çıkarlarının çarpıştığı ve sert rekabetin yaşandığı alanlar olarak da öne çıkmaktadırlar. Bununla birlikte; oluşturulmak istenilen ve iktisadi-siyasi-askeri güç aparatı olarak görev yapması planlanan bu küresel tanzim sisteminin ana taşıyıcıları hâlâ ulus devletlerdir – her ne kadar 1989/1990 karşı devriminden bu yana asli rollerinde derin değişimlere uğramış olsalar da.

Tekelci devlet kapitalizminin uluslararasılaştırılma süreci neoliberalizm stratejisiyle hızlandırılmıştır. Neoliberalizm, kapitalist özel sermaye birikim koşullarını dizginsizleştirme ve sürekli kılma hedefini güden bir ideoloji ve politika olarak, hem egemen sınıflar arasındaki çatışmaları körüklemekte, hem de ulus devletler ile burjuva demokrasilerinin içlerini oymaktadır. Kapitalist devlet, giderek belirli bir meşruiyet taşıyan parlamenter mutabakatın ötesinde, istikrarlı toplumsal çoğunlukları ve sosyal entegrasyonu örgütleyerek toplumsal rıza üreten yapı olmak yerine, salt tekelci burjuvazinin çıkarlarını gözeten otoriter idareci rolüne dönüşmüştür. Geleneksel burjuva demokrasileri aşılmış, parlamenter diktatörlükler oluşturulmaktadır.

Emperyalizmin gericilik tandansı ulus devletler içinde de hız kazanmıştır. Bir tarafta düzensizleştirme, esnekleştirme ve özelleştirme siyasetleri ile işçi sınıfının elde ettiği tüm kazanımlar geri alınmakta, sendikal, sosyal ve demokratik haklar budanmaktadır. Diğer tarafta ise, gerek ırkçı-faşist-milliyetçi-ayırımcı yaklaşımların teşvik edilmesi, gerekse de yaşamın her alanının militarizm baskısı altına sokulmasıyla toplumsal direnç mekanizmaları zayıflatılmakta, yasal sertleştirmeler, yasaklar ve anayasal hakların rafa kaldırılmasıyla totaliter polis devleti uygulamalarına geçiş başlatılmıştır.

Ulus devletler içerisindeki gericileşme tandansı ile birlikte emperyalist saldırganlık tandansı da ivme kazanmıştır. İkinci Dünya Paylaşım Savaşının reel sosyalist ülkeler yaratması ve sömürgecilik sisteminin yıkılmasıyla sonuçlanmasının ardından emperyalist ülkeler arasında ortak çıkarlar etrafında birleşilmesiyle ertelenen tüm çelişkiler, reel sosyalizmin yenilgisiyle birlikte tüm şiddetiyle yeniden ön plana çıkmıştır.

Gene de emperyalist güçleri birleştiren ortak çıkarlar hâlen mevcudiyetlerini korumaktadırlar. Ve bunların en önemlisi dünya piyasalarını uluslararası tekellerin mutlak boyunduruğu altına sokmanın ve dünyanın tüm doğal kaynaklarına ulaşımı ellerine vermenin önünde duran engellerin ebediyen ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenle emperyalist güçler ekonomik yaptırımlarının yetersiz kaldığı durumlarda, emperyalist saldırı mekanizmasını devreye sokmakta, vekalet savaşları, işgaller, etnik ve dinsel çatışmaların körüklenmesi, ihtilaf yaratılması, otoriter ve faşizan işbirlikçi rejimlerin siyasi, askeri ve mali araçlarla desteklenmesi ile olası direniş potansiyellerini bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. Aynı şekilde hâlâ sosyalist yönelimi olan ülkelerde sosyalist devrim sürecini geri döndürmek, karşı devrimi örgütlemek ve bu ülkelere neoliberal uygulamaları dikte etmek, emperyalist güçleri birleştiren ortak çıkarlar arasındadır.

Bununla birlikte emperyalist güçler ve kümeleşmeler arasında farklı rekabetler ve çıkar çatışmaları da gelişmekte, etki alanları üzerine sürtüşmeler artmaktadır. İlân edilmemiş bir »Üçüncü Dünya Paylaşım Savaşı« içerisinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak emperyalist-kapitalist dünya düzeni içerisindeki eşitsiz gelişim nedeniyle bu paylaşım savaşı ilk etapta ekonomik ve siyasi araçlarla veya farklı coğrafyalarda ihtilaflar, etnik çatışmalar, iç savaşlar, işgaller veya askeri sürtüşmeler olarak ifade edilebileceğimiz vekalet savaşlarıyla yürütülmektedir. Silahlanmanın ve savunma (!) giderlerinin artırılması, silah satışının rekor sevilere ulaşması ve nükleer cephanelerin modernize edilmesi, farklı coğrafyalarda çatışmaların ve askeri ihtilafların körüklenmesiyle birlikte ilân edilmemiş olan bu savaşın sıcak savaşa dönüşme potansiyelini artırmaktadır. Ekonomik ve askeri güç dengelerinin değişmesi, dünya çapında hammadde kaynaklarının sınırlı hâle gelmesi ve tedarik zincirleri için yaşamsal önem taşıyan nakliyat yollarının kontrolü, sadece vekalet savaşlarına başvurulmasını değil, aynı zamanda emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin askeri araçlarla çözülmesini de gündeme getirebilecek faktörlerdir. 

Sonuç yerine: Değişen dünyanın değişmeyen gerçekleri

Doğru; şiddeti artarak süren emperyalist yayılmacılığın ve orta katmanları eriterek hızla proleterleştiren, yoksulluğu yayarak kronikleştiren kapitalist sömürünün esir aldığı dünya hızla değişmektedir. Emperyalist-kapitalist dünya düzeninin yapısal krizleri, emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin sertleşmesi ve yukarıda sıralamaya çalıştığımız trendler, egemen sınıfları değişen dünyanın meydan okumaları karşısından çözümsüzlüğe mahkûm etmektedir. Şu da doğru: dünyanın dört bir yanında çalışan sınıfların ve farklı toplumsal grupların biriken öfkesinin uluslararası düzlemde başkaldırı ve isyanları tetikleyerek aşağıdan direncin basıncını artırması, »eski düzene« karşı yıkıcı ve kurucu olması gereken örgütlü mücadele umudunu büyütmektedir. Hiç şüphesiz: Kapitalizm kendi »mezar kazıcılarını« üretmeye devam etmektedir hâlâ.

Ne var ki, tüm bu doğrular ezilen ve sömürülen toplumsal sınıf ve katmanların kurtuluşunun kendiliğinden olmayacağı, egemenlerin sınıf tahakkümlerini korumak için her yolu deneyecekleri ve Marx’ın deyimiyle »yarım kalan devrimin peşinden her zaman tam karşıdevrimin geldiği« gerçeğini değiştirmiyorlar. Örneğin Latin Amerika’nın yarım kalan devrimleri tam olarak bunu kanıtlıyorlar. Halkın ezici çoğunluğundan yana olduklarını iddia eden güçler bir ülkede iktidara geldiklerinde mülkiyet ilişkilerini çoğunluğun lehine değiştirmeden, medyayı ve genel anlamda ekonomiyi demokratikleştirmeden, katılımcılığı sağlamadan ve devlet elindeki şiddet tekeli aparatında yapısal değişeme gitmeden iktidarda kalabilmelerinin olanaklı olmadığı görülmüştür.

Savaşlar ve işgaller, yoksulluk ve sefalet, ekolojik felaketler, derinleşen krizler, militarizm ve faşizan gelişme günümüz emperyalist-kapitalist dünya düzeninin yapısal özellikleridir. Emperyalist-kapitalist dünya düzeninin belirsizlikleri ve güvencesizlikleri insanlığı tam anlamıyla uçurumun kenarına taşımıştır. İnsanlık, belki de yok olana dek sürecek karanlıklar çağının açılan kapılarından içeri adımını atmak üzeredir.

Bunu engelleyecek, bu kapıları kapatıp, yeni bir kapı açabilecek olan yegâne alternatif sosyalist devrimdir. Temel sorun, devrimci olmayan dönemlerde nasıl devrimci politika uygulanabileceğidir. Kendiliğinden gelişen toplumsal protesto olaylarının nasıl sınıf mücadelesine dönüştürülebileceğidir. Bu soruyu yanıtlayabilmek için kabul etmemiz gereken tek gerçek, reel sosyalizmin yenilmiş olmasına rağmen, hâlâ »kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı« içerisinde bulunduğumuz ve sosyalizme ancak devrimle ulaşabileceğimiz gerçeğidir. Başta komünistler olmak üzere, devrimci güçlerin ivedi görevi, kapitalizmin sivriliklerini törpülemekten vazgeçip, devrim mücadelesini örgütlemektir. Bu ise kendiliğinden olmayacaktır. Çünkü hiçbir şey yapmadan herhangi bir şeyin değişeceğini beklemek, tren garında vapur beklemek kadar anlamlı olacaktır.