Yangın yeri

31. August 2021  Aktuelles

Yangın yeri

Emperyalist zirveler sonrasında Ortadoğu – Kafkaslar – Balkanlar Üçgeni

Cornwall’de gerçekleştirilen G7 – Zirvesi, ardından Brüksel’deki NATO Liderler Toplantısı ve ABD Başkanı Biden’in yaptığı görüşmeler sonrasında, merkezinde Türkiye’nin bulunduğu Ortadoğu – Kafkaslar – Balkanlar Üçgeni yeni çatışmalara gebe kaldı. Türkiye’deki faşist MHP destekli AKP-Saray-Rejiminin geleceğini belirleyecek olan bu çatışmaların bölgeyi gerçek anlamda yangın yerine çevirmesi büyük bir olasılık. Aslında Türkiye ve bölge ülkelerini doğrudan etkileyecek olan gelişmeler daha büyük bir resmin, yani emperyalist-kapitalist dünya düzeninin içinde debelendiği krizler ortamının bir parçası. Ancak bu gerçeğe rağmen Ortadoğu – Kafkaslar – Balkanlar Üçgeni dünya çapındaki iktisadi, siyasi ve askeri gelişmeler açısından olumsuz etkide bulunacak bir faktör olarak kalmaya devam ediyor. Türkiye’deki AKP-Saray-Rejimi de bu bağlamda her türlü »günahı« işlemeye hazır bir işbirlikçi aktör konumunda – toplumsal desteği zayıflamış, iç ve dış politikada sırtı duvarda ve devlet aparatı içinde/egemen sınıflar arasında yeni müttefikler arayan ve tam da bu zorlukları nedeniyle her şeyi göze alan tehlikeli bir aktör olarak. Gerek ABD emperyalizmi gerekse de Avrupalı emperyalist güçler rejimin mutlak sadakatle istenilen biçimde kullanıma hazır kıvama geldiğini gördüler ve NATO Zirvesinde askeri-siyasi ve ekonomik desteklerinin karşılığında yerine getirmesini istedikleri »görevleri« vererek, rejimin daha tehlikeli hâle gelmesini sağladılar.

Açık faşist diktatörlüğe dahi hazır olduğunu kanıtlayan AKP-Saray-Rejimi şüphesiz bölge halkları, ezilen ve sömürülen sınıflar için son derece tehlikeli bir rejimdir. Ancak karşı karşıya kaldığı durumun, yarattığı büyük tehlikelerin yanı sıra, aynı zamanda Türkiye’deki ve bölgedeki ilerici güçler açısından bazı fırsatları içerdiğini söyleyebiliriz. Barışçıl ve demokratik bir gelişme yolunun önünü açabilecek bu fırsatları tanımlayabilmek için, önce genel resme bakarak bir durum değerlendirmesi yapmamız gerekiyor.

Değişim havası mı esiyor?

Biden yönetiminin işbaşına gelmesinden bu yana burjuva basınında sürekli uluslararası politikada olumlu bir değişim havası esiyormuş gibi haberler yayınlanıyordu. G7 ve NATO Zirvelerinde de benzer bir resim sergilenmeye çalışıldı. Aslına bakılırsa emperyalist güçler ve kurumları açısından herhangi bir değişim söz konusu değil. Elbette Biden selefi Trump gibi patavatsız bir tavır sergilemiyor, ancak o da belirgin olan çıkar çelişkilerini gizleyemiyor.

Gene de son zirvelerde belirli bir – kırılgan – uzlaşıya varıldığı söylenebilir. Bir kere öncü emperyalist güçler savaş aygıtları olan NATO’ya ortak çıkarların ve uzlaşıların koruyucusu olarak sahip çıkmaktadırlar. Ve görüldüğü kadarıyla NATO’nun, dolayısıyla emperyalist saldırı savaşları ve işgallerinin maddi yükünün paylaşılması konusunda anlaştılar. Bunlarla birlikte ABD’nin »Rusya’yı NATO üyesi ülkelerle kuşatma strateji« NATO askeri yapılanmasının yeni düzenlenmesi ve özellikle Baltık bölgesi ile Karadeniz ülkelerine konuşlandırılmasıyla NATO stratejisi hâline getirildi. Bu uzlaşı ve anlaşmalar bir tarafta Avrupalı NATO üyesi ülkelerde, ama özellikle Almanya’da Transatlantikçilerin güçlenmesi, diğer taraftan da Biden yönetiminin verdiği »güven« ve istikrarlı iş birliği vaatleri sonucunda gerçekleşebildiler.

Ancak kamuoyuna verilen birliktelik resmi de ABD emperyalizmi ile Almanya ve Fransa arasındaki ciddi çıkar çelişkilerinin üstünü örtmeye yetmedi. Biden yönetiminin tüm vaatlerine rağmen Trump döneminde başlatılan »Önce Amerika« politikasını belirli bir yumuşak söylemle devam ettirmesi, askeri güçlerini Ortadoğu’dan çekerek Pasifik Bölgesine yönlendirmesi, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ile olan ticaret savaşını kızıştırması ve Rusya Federasyonu’nu düşman ilân etmesi Almanya ve Fransa öncülüğündeki Avrupa’nın ekonomik çıkarlarına ve uzun vadeli stratejik hedeflerine ters düşüyor. Ama Avrupa buna rağmen, çıkarlarını koruyabilecek askeri güce erişemediğinden ABD emperyalizmine göbeğinden bağımlı ve Biden yönetimi ile uluslararası politikada iş birliğine mahkûm. Tersinden de bir bağımlılık söz konusu, çünkü ABD emperyalizmi Afrika, Akdeniz ve Ortadoğu’daki Batı hegemonyasının korunması ve olası »sorunların çözümü« için gerekli olan görevleri Avrupalı müttefiklerine ve bölgedeki işbirlikçilerine devretmek zorunda.

İşte bu karşılıklı bağımlılıklar ve verili koşulların yarattığı zorunluluklar, aralarında var olan tüm çelişkilere rağmen, ABD ve Avrupa’yı NATO çerçevesinde birlikteliğe zorlamaktadır. Kaldı ki emperyalist-kapitalist dünya düzeninin devasa meydan okumaları karşısında birlikte hareket etme zorunluluğunun yanı sıra, emperyalist güçleri birbirlerine bağlayan ortak çıkarlar mevcudiyetlerini hâlâ korumaktadırlar. Bu ortak çıkarlara güvenen Biden yönetimi karşılıklı anlaşmalara dair verdiği vaatler ve Avrupa’nın ABD ordusunca korunma garantisi sayesinde NATO Zirvesinde müttefiklerini yanına çekerek, kamuoyuna »birlik resminin« verilmesini sağlayabildi. Burjuva medyasında yapılan yorumlarda bu »birlik resmi« olumlu görülmekle birlikte, Avrupalı hükümetler arasında hâlâ Trump politikalarına geri dönüşün olacağına dair kaygıların var olduğu da belirtiliyordu. Nihâyetinde arka planda birikmeye devam eden çelişkiler henüz çözülebilmiş değiller.

NATO Konseptinin etkileri

NATO’nun Liderler Toplantısında kabul ettiği »2030 Stratejik Konsepti« hiç kuşkusuz Ortadoğu-Kafkaslar-Balkanlar Üçgenindeki gelişmeleri doğrudan olumsuz etkileyecek. Çünkü NATO Konsepti öncelikle Rusya Federasyonu’nu »askeri hedef« hâline getiriyor ve dolayısıyla Rusya Federasyonu’nun bu üçgendeki etki alanını kısıtlamayı hedefliyor. Son dönemde gerek Karadeniz’de gerekse de Baltık ülkelerinin Rusya sınırında gerçekleştirilen askeri tatbikatlar, Rusya Federasyonu tarafından provokatif eylemler olarak değerlendiriliyor, ki haksız da değil. Örneğin en son Britanya’nın bir savaş gemisiyle Kırım sularında Rus ordusunu reaksiyon göstermeye zorlayan provokasyonunun hemen ardından, 28 Haziran’da ABD ve Ukrayna öncülüğünde 32 savaş gemisi ve 40 savaş uçağının katıldığı »Sea Breeze 2021« deniz kuvvetleri tatbikatı gerçekleştirildi. Bu tatbikata yenilenen NATO Stratejik Konsepti gereğince henüz NATO üyesi olmayan ülkeler de katıldı. Avustralya, Brezilya, BAE, Fas, Güney Afrika, Japonya, İsrail, Pakistan, Tunus ve Senegal’in asker gönderdiği bu tatbikat, her yıl gerçekleştirilen »Defender Europe« tatbikatının hemen ardından başlatıldı. ABD emperyalizmi böylelikle NATO ve NATO üyesi olmayan müttefiklerle Rusya Federasyonu’nu sürekli baskı altında tutmaya ve Karadeniz’de hakimiyeti ele geçirmeye çalışmaktadır.

Aynı şekilde ABD’nin askeri güçlerini Ortadoğu’dan çekerek Pasifik Bölgesine yönlendirmesinin de Ortadoğu-Kafkaslar-Balkanlar Üçgeninde olumsuz etkileri olacaktır. Daha önce de yazdığımız gibi, ABD emperyalizminin Pasifik Stratejisinin temel hedefi başta Güney Çin Denizi olmak üzere, Hint Okyanusu ve Pasifik’te deniz nakliyat yollarını kontrol altına almaktır. ABD-ÇHC ticaret savaşının kızışmasının temel nedeninin bu hedef olduğunu söyleyebiliriz. Hindistan, Avustralya ve Japonya ile bir »Pasifik NATO’su« oluşturmaya çalışan ABD, bu bütünsel yaklaşımlarıyla Rusya Federasyonu ve ÇHC’ni sınırlayacak güce erişmek istemektedir. Ve başta Almanya olmak üzere, Avrupa’daki emperyalist burjuvaziler arasında Transatlantikçi fraksiyonların güç kazanmasıyla Biden yönetiminin hareket alanı daha da açılmaktadır. Bilhassa Almanya’da açık Rusya düşmanı ve ÇHC’nin geri püskürtülmesine yönelik söylemleriyle Yeşiller Partisinin 2021 Eylül’ünde yapılacak Federal Parlamento Seçimlerinin ardından hükümet ortağı olma olasılığının artması, Avrupa’nın daha da militaristleştirilmesine ve ABD planlarının daha çabuk uygulamaya sokulmasına neden olacaktır. Neticede Rusya Federasyonu’na yönelik saldırgan politikanın Avrupalı NATO üyeleriyle NATO üyesi olmayan ülkelere devredilmesi, ABD’nin Pasifik’teki girişimlere yoğunlaşmasını kolaylaştıracaktır.

Bu gelişmelerin Ortadoğu-Kafkaslar-Balkanlar Üçgeni üzerindeki etkilerine gelince, şöylesi bir öngörüde bulunmak olanaklıdır: Bir kere başta bu üçgen olmak üzere, dünya çapındaki farklı ihtilaf bölgelerinde çatışmalar ve savaşlar hız kazanacaktır. İkincisi Baltık Denizi ve Karadeniz sürekli gerçekleştirilen askeri tatbikatlarla sıcak savaş tehdidini artıran militarist bölgeler hâline gelecektir. Üçüncüsü, Akdeniz ve Kuzey Afrika, Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar Almanya ve Fransa öncülüğündeki AB askeri güçlerinin cirit attığı, bölgedeki işbirlikçi ülkeleri kışkırttıkları bir ihtilaflar bölgesine dönüşecektir. Kısacası, Rusya Federasyonu ile ÇHC’nin dünyanın muhtelif coğrafyalarındaki etki alanlarını sınırlandırmak isteyen emperyalist güçler Ortadoğu-Kafkaslar-Balkanlar üçgeninde taşeron güçlere yetki devredecek, etnik ve dinsel çatışmaları körükleyecek ve nihâyetinde burada da aynı dünya çapında olduğu gibi, silahlanma bütçelerinin yeni rekorlar kırmalarını sağlayacaklardır. Sonuç itibariyle bu gelişmeler sadece Akdeniz ve Karadeniz’i değil, tüm dünyayı yangın yerine çevirebilecek bir tehdit potansiyeline dönüşmektedir. Çünkü hedef tahtasına konulan RF ve sınırlandırılmak istenen ÇHC, ellerindeki nükleer cephanelere olan güvenleriyle sert yanıtlar vermekten çekinmeyeceklerdir.

Peki, ya Türkiye?

Bilindiği gibi Türkiye, başta Almanya olmak üzere Avrupalı emperyalist güçler ve ABD emperyalizmi açısından yaşamsal önem taşıyan bir coğrafyanın merkezinde durmaktadır. Bu coğrafya, yani Ortadoğu-Kafkaslar-Balkanlar Üçgeni üzerinde hakimiyet sağlanması ve sürekli kılınması için Türkiye’deki egemen sınıflar ve onların siyasi temsilcileri emperyalist güçlerin vazgeçilmez ortakları konumundadırlar. Türkiye’nin Karadeniz ve Kafkaslara, Ortadoğu ve Orta Asya’ya açılan bir köprü olmasının yanı sıra, Hazar Denizi Havzasının ve Ortadoğu’nun doğal gaz ve petrolünü Avrupa’ya taşıyan boru hatlarının geçtiği bir enerji tedarik ve nakliyat merkezi olması, ülkeye emsalsiz bir jeopolitik-jeoekonomik-jeostratejik önem kazandırmaktadır. Bu gerçek ise Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana Türkiye’deki erk sahipleri tarafından hep koz olarak kullanılmış, 1980 sonrasında Türkiye tekelci burjuvazisinin emperyalist emellerini kamçılamıştır – ki bu konuda Ortadoğu’nun hammadde kaynakları ile piyasalarına açılan kapı olarak Kürdistan kilit rol oynamaktadır.

12 Eylül darbesiyle güçlü sınıf düşmanı ile devrimci güçleri nötralize ederek neoliberal birikim rejimini inşa eden tekelci burjuvazi, ülkenin 1923’ten beri kangren hâline gelmiş ve çözülememiş tüm sorunlarını egemenlik araçları olarak kullanarak, iktidara gelen bütün siyasi temsilcilerine sabit bir çerçeve içinde hareket serbestisi tanımıştır. O açıdan faşist MHP destekli AKP-Saray-Rejiminin, 12 Eylül dahil, tüm seleflerinin doğrudan devamcısı ve tekelci burjuvazinin emperyalist emellerinin taşıyıcısı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu tespitimizi birörnekle açalım: 1997 Kasım’ında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı »Açık Denizlere Doğru« başlıklı bir strateji belgesi yayınlamıştı. Belgede, »Ege Denizi, Karadeniz ve Akdeniz Türkiye açısından yaşamsal önem taşımaktadırlar. Hazar Denizi, İran Körfezi, Kızıldeniz ile Cebelitarık’ın Atlantik yakınlaşma suları TSK’nin ilgi alanlarıdır« denmekteydi. Gerek bu belgeyi gerekse de Yeni Yüzyıl gazetesinin 17 Mart 1998 tarihli nüshasında yayımlanan »Küresel Ordumuz« yazısının içeriğini, AKP-Saray-Rejiminin »Mavi Vatan Doktrini« ile karşılaştırdığınızda, arada herhangi, bir fark bulamazsınız.

Askeri ve sivil bürokrasisi, burjuva partileri, hükümetleri ve sermaye sınıfıyla Türkiye egemenleri her zaman aynı ajandayı takip etmekte ve emperyalizmin sadık işbirlikçiliğini sürdürmektedirler. Bu işbirlikçilik ilişkisi doğası gereği zikzaklı bir çizgi izlemekte ve konjonktürel duruma göre farklı gerilimlere yol açmaktadır. Ancak bu gerilimler ve Türkiye’deki erk sahiplerinin birbirleriyle çelişen söylemleri, Türkiye’nin askeri, siyasi ve iktisadi olarak kopmaz biçimde emperyalizme bağımlı olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Nitekim AKP-Saray-Rejimi son NATO Liderler Toplantısında sadakatini ve işbirlikçiliğe devam etmek istediğini göstermiştir. Rejim bizzat Başkanı üzerinden Afganistan’da NATO bekçisi olmayı kendisi önermiş ve NATO’nun yenilenen Stratejik Konseptinin gerekli gördüğü tüm görevleri gönüllü üstleneceğini deklare etmiştir. İç ve dış politikada sırtı duvarda olan AKP-Saray-Rejimi şüphesiz bu şekilde Batılı müttefiklerinin askeri, siyasi ve iktisadi desteğini alabileceğini hesaplamaktadır ve alacaktır da. Bilhassa Alman emperyalizmi AKP-Saray-Rejiminin en önemli destekçisi olarak kendisini göstermektedir. Alman devleti, Merkel’in bir hükümet açıklamasında yaptığı »Türkiye’yi desteklemek ulusal, stratejik ve ekonomik çıkarlarımızın gereğidir« söylemini devlet aklı hâline getirmiştir. Her ne kadar Alman emperyalizminin Avrupa’daki en önemli partneri olan Fransa ile Türkiye konusunda belirli gerilimleri olsa da, Almanya’nın Türkiye’deki egemen sınıflara yönelik destek politikası bu gerilimlere kurban edilemeyecek önemde ve aynı zamanda NATO politikaları açısından da sürdürülmesi gereken ivediliktedir. Kaldı ki, geçenlerde rejimin destekçisi faşist MHP ile Türkiye kapitalizminin en örgütlü ve emperyalist-kapitalist dünya düzeniyle en uyumlu sermaye kesimlerini temsil eden TÜSİAD arasında gündeme gelen gerilimde görüldüğü gibi, Türkiye’deki tekelci burjuvazi bu desteğin sürdürülmesi için gereken baskıyı da yapmaktadır. Dolayısıyla AKP-Saray-Rejimi Ortadoğu-Kafkaslar-Balkanlar Üçgeninde NATO’nun ve emperyalist güçlerin stratejik yönelimleri çerçevesinde üstlendiği görevleri yerine getirecek, karşılığında da onların açık askeri, siyasi ve iktisadi desteğini almaya devam edecektir.

Ancak bunun da ağır sonuçlara yol açacağı şimdiden söylenebilir. Bir kere rejim en başta Kürdistan’ın dört parçasında savaşı kızıştıracak ve işgal politikalarına hız verecektir. Savaş ve işgal politikaları ülke içinde faşizan uygulamaların artması ve toplumsal bölünmenin derinleşmesiyle paralel yürüyecektir. Aynı şekilde Kafkaslarda, Karadeniz’de ve Suriye’deki çatışmacı yaklaşımların ve Rusya-İran karşıtı saldırganlığın artacağından da hareket edebiliriz. Gene bu saldırganlık rejimin sırtı duvarda olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ve asıl görevin Türkiye işçi sınıfının devrimci güçleri ile Kürdistan Özgürlük Hareketine düştüğü gerçeğini de. Eğer onlar farklı direniş ocakları arasında köprü kurma ve ortak çıkarlar için ortak mücadeleyi örme basiretini gösterebilirlerse, işte o zaman Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu için umutlu bir yolun önü açılabilir. Bölge halkları, ezilen ve sömürülen sınıflarının barışçıl ve özgür geleceği bu basirete bağlıdır.