Emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin değişkenliği ve keskinleşen çıkar çelişkileri üzerine
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırı savaşının dünya çapındaki etkileri, enerji taşıyıcıları ve kritik altyapılar ile kilit sanayiler için yaşamsal önemi olan nadir topraklar darboğazı, öncelikle Batı Avrupa’daki emperyalist devletleri zora sokmaktadır. Dünya ekonomisinin ağırlık noktasının Asya’ya kayması, Avrupa’daki sanayisizleşme süreçlerinin hız kazanması, enerji ve hammadde bağımlılığı ve bunlarla bağlantılı olarak ABD emperyalizminin önceliğini Hint-Pasifik bölgesine vermesinin sonuçları, başta Almanya olmak üzere Avrupalı emperyalist güçlerin “stratejik otonomi” sağlayacak yeni arayışlara girmelerine neden olmaktadır. “Yaşlı kıtanın” egemen sınıfları değişmekte olan koşullara Avrupa’nın militarist dönüşümüne ivme kazandırarak uyum sağlamaya ve uluslararası siyasetin belirlenmesinde söz sahibi olabilecekleri güce erişmeye çalışarak yanıt vermektedirler.
Ancak Avrupalıların inisiyatif alma çabaları, Trump yönetiminin özellikle Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti ile hızlı anlaşma yapmaya dayalı tek taraflılık mantığınca engellenmekte, Avrupa’daki egemen siyasetin hareket alanını daraltmaktadır. Bu nedenle ve Kuzey Atlantik İttifakı’nın bir nevi “hegemon-vekil ilişkisine” indirgenmesi bilhassa Almanya ve Fransa’da farklı tartışmaları gündeme taşımaktadır. Örneğin Almanya’da federal hükümete danışmanlık yapan “Bilim ve Siyaset Vakfı” SWP geçenlerde yayınladığı bir raporunda[1], “Avrupalılar ve Almanya için transatlantik ilişkilerde yeni bir dönemin” başladığı vurgulanarak, şu tespitler yer almaktadır:
“Avrupalılar artık ABD ile olan ittifak ve ortaklığa güvenemezler. İkinci Trump hükümetinden sonra hangi hükümet gelirse gelsin, ABD’nin iyi niyetli bir hegemon olarak yönettiği, ortaklık temelli bir transatlantik topluluğa kalıcı bir dönüş pek olası değildir. ABD’deki bir sonraki başkanlık seçimleri yeni bir rota değişikliği getirse bile, dört yıl sonraki seçimlerde ibre tekrar tersine dönebilir.
Bu nedenle Avrupalılar için önemli olan, ABD’ye olan bağımlılığı önemli ölçüde azaltmak ve hatta merkezi alanlarda ortadan kaldırmaktır. Bu, stratejik yetenek, karar verme ve eylem özerkliği anlamında Avrupa egemenliği vaadini yerine getirmek anlamına gelir. Ancak bu, bir gecede başarılabilecek bir şey değildir. Önümüzdeki beş ila on yıl boyunca kaynakların önemli ölçüde artırılmasını gerektirir. Bu geçiş döneminde Avrupa, ABD karşısında daha zayıf bir müzakere konumundadır. Bu durum özellikle Avrupa’nın güvenliği için geçerlidir ve diğer politika alanlarında tavizler gerektirecektir.
Bu nedenle, politika alanına veya zorluğa bağlı olarak, ABD’nin rakip, rekabetçi veya ortak olarak görülebileceği çeşitli rol tanımlamaları hesaba katılmalıdır. Buna göre, ABD’ye karşı, ABD’yi dışlayarak veya ABD ile hareket etmek gibi farklı stratejiler izlenebilir.” [a. b. ç.]
SWP’nin bu tespit ve önerileri sadece egemen siyaset tarafından dikkate alınmamaktadır. Zayıf müzakere sorunu, zaten 20 Mayıs 2026’da Avrupa Birliği Komisyonu’nun ABD’nin gümrüklerini kabul etmesiyle görünür oldu. Bununla birlikte hükümetlere yakın strateji ve düşünce kuruluşları da benzer tespit ve önerilerde bulunmaktadırlar. Örneğin 7 Mayıs 2026’da “Avrupa’nın savunma otonomisine giden yol: Kritik bağımlılıkların aşılmasına yönelik bir kılavuz” başlığı altında bir rapor yayınlayan Kiel Enstitüsü[2], Avrupa’nın yılda 50 milyar avro, yani on yılda 500 milyar avro harcayarak ABD’ye olan bağımlılıktan kurtulabileceğini iddia ediyordu.
Uyum ve kopuş arasında
Emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin değişkenliği çıkar çelişkilerince belirlenmektedir. Batılı emperyalist devletler ile hegemon ABD emperyalizmi arasındaki çıkar çelişkileri keskinleştikçe, karşılıklı güvensizlikler ve soru işaretleri çoğalmaktadır. Ancak bu çıkar çelişkileri, ortak çıkarların kalmadığı anlamına gelmemektedir. Rusya’nın kuşatılıp, “dize getirilmesi”, Çin Halk Cumhuriyeti’nin geri püskürtülmesi, tedarik zincirleri ve tedarik yolları üzerindeki kontrolün ele geçirilmesi, enerji ve hammadde kaynaklarına engelsiz ulaşımın sağlanması ve dünya çapında üretilen zenginliğin “Batı yarımkürede” biriktirilmesi ABD ve Avrupa emperyalizmlerinin ortak çıkarlarıdır. Çelişkilere yol açan ise, ABD’nin önceliğini Asya’ya vermesi ve Rusya ve ÇHC ile tek taraflı olarak anlaşmaya çalışmasıdır.
O nedenle başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Avrupalı emperyalist güçlerin ABD’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu doldurmak ve Afrika, Avrupa, Kafkasya ve Ortadoğu’da etkin olabilmek için yeni arayışlara girmeleri, NATO’nun “Avrupalılaştırılmasını” istemeleri ve özerk hareket taleplerinde bulunmaları beklenen bir gelişmeydi. Zaten Avrupalılar, ikinci Trump yönetiminin iş başına gelmesiyle değişen ABD politikalarıyla başa çıkabilmek için stratejik hareket seçeneklerini gözden geçirmeye başlamışlardı. Avrupa’daki strateji ve düşünce kuruluşlarının önerileri bu farklı seçenekler üzerine kuruludur. ABD ile uyum içinde mi, dönüşerek mi yoksa ABD’den koparak mı hareket edileceğini tartışan stratejistler, temsil ettikleri sermaye fraksiyonlarının çıkarlarına göre farklı önerilerde bulunsalar da bir konuda hemfikirler: o da “Avrupa’nın güvenliği” konusunda ABD’ye göbekten bağımlı olunduğu gerçeğidir.
Farklı uzmanların makalelerini birleştirerek savunma, enerji ve teknoloji, dış ticaret, Ukrayna savaşı ve ÇHC ile ilişkiler konusunda öneriler yapan SWP, Avrupa’nın “güvenliği” konusunda artık ABD’ye güvenilemeyeceğini belirterek, bundan sonra izlenmesi gereken rotayı şöyle açıklıyor[3]: “[…] Bu bağlamda, hangi politika alanlarında yalnızca ABD ile hareket edilebileceğini, kendi çıkarlarının ABD olmadan da nasıl takip edilebileceğini ve ne zaman ABD’ye karşı pozisyon alınması gerektiğini sistematik olarak değerlendirmek faydalı olacaktır. Böylelikle Avrupalılar, tüm zorluklara rağmen kendi güvenliklerini ve Ukrayna’nın savunmasını ABD ile organize etmeye devam edebilirler. Bunun için şimdiden bazı tavizler verilmesi gerekiyor. Avrupa tarafı, Ukrayna örneğinde olduğu gibi, yük paylaşımı (burden shifting) yoluyla daha fazla sorumluluk üstleniyor. Somut olarak bu, ABD’nin [Ukrayna’nın] savunma mücadelesini artık kendi kaynaklarıyla desteklemediği, ancak – en azından şimdilik – Avrupalıların satın almak zorunda oldukları silahları sağlamaya devam ettiği anlamına gelir. Aynı zamanda Washington, şimdilik istihbarat yetenekleri ve lojistik sağlamaya devam ediyor ve ortak NATO komuta yapılarının kullanımına izin veriyor.”
Şansölyenin bütçesinden finanse edilen SWP’nin tespit ve önerilerini Alman devletinin tespitleri ve atmayı planladığı adımlar olarak okumak gerekiyor. Böyle baktığımızda Alman emperyalizminin en az bir on yıl daha ABD’nin vassalı olarak hareket etmek zorunda kaldığının farkında olduğu ve Avrupa kamuoyunun olurunu alabilmek için, “iklim değişikliğiyle mücadele ve kalkınma iş birliği gibi küresel yönetişim hedefleri”[4] konusunda ABD olmadan da hareket etmeyi düşündüğü sonucunu çıkarabiliriz. O nedenle Avrupalı siyasetçilerin dillerine pelesenk ettikleri “stratejik otonomi” söyleminin kısa ve orta vadede “Avrupa’nın savunması” için değil, ABD’nin izin verdiği oranda dış ticaret ve sanayi politikalarında özerk kararlar alabilme anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Avrupalı emperyalist devletlerin dünya çapında öncü güç haline gelebilmek için “ABD’ye karşı pozisyon alma” olanaklarının ise – yapılacak tüm silahlanma harcamalarına rağmen – hayli zayıf olacağı kanısındayız. Çünkü, bırakalım Avrupa’nın tek sesle konuşmaktan aciz olmasını, dünya çapında 700’den fazla askeri üsse sahip olan ve Trump yönetiminin planladığı gibi, askeri harcamalarını yılda 1,5 trilyon dolara çıkaracak olan ABD emperyalizmi ile boy ölçüşebilmeleri olanaksızdır. Kaldı ki şimdiden ABD’ninkiler karşısında düşük olan ve aşırı derecede sosyal kısıtlamalara yol açan silahlanma bütçelerinde yapılması beklenen artışlar, Avrupa’daki egemen siyasetin toplumsal rıza üretimini zora sokacaktır. Bununla birlikte Avrupa Birliği’ne üye olan devletlerin eşitsiz gelişimi, Avrupa Birliği’nin karar alma mekanizmalarındaki yapısal sorunlar ve hala yaygın olan “Büyük Almanya” endişesi, Avrupa’nın – biz buna Almanya ve Fransa’nın diyelim – ABD karşısında elinin güçlenmesini engellemektedir.
Dış ticaret, teknoloji ve nadir topraklar
Avrupa’nın otonom hareket edebileceği alanlar ilk etapta iklim değişikliği ile mücadele kisvesi altında otomotiv sektöründeki elektronik dönüşüm, siber uzay ve yapay zeka, makine üretimi ve genel anlamda ticaret ve sanayidir. Ancak bu alanlar enerji yoğunlukludur ve nadir toprak elementlerine gereksinim duymaktadırlar. İran’a yönelik saldırı savaşında görüldüğü gibi, enerji arzının kesintiye uğraması, hassas teknolojiler için gerekli olan yarı iletken üretimindeki aksaklıklar, Etilen veya Metanol gibi temel hammaddelerin kıtlığı, Avrupa sanayisinin ne denli kırılgan zemin üzerine kurulu olduğunu göstermiştir.
Tam bu noktada ÇHC’nin Avrupa için yaşamsal önemi ortaya çıkmaktadır. Özellikle nadir toprak elementleri konusunda ÇHC’nin ezici üstünlüğü söz konusudur. ÇHC dünyadaki nadir toprak elementlerinin yüzde 70’ini çıkartmakta ve cevher işleme sektörünün yüzde 90’ını kontrolü altında tutmaktadır. Bununla birlikte “ekolojik dönüşümün” gerekli gördüğü rüzgar türbinleri ile elektrikli otomobiller için vazgeçilmez olan kalıcı mıknatıs üretiminin yüzde 90’ına sahip. ÇHC diğer birçok kritik hammadde konusunda da benzer konumdadır. Nihayetinde ÇHC küresel hammadde ilişkilerinin merkezi konumuna yerleşmiştir.
Trump yönetiminin ÇHC ile ilişkiler konusunda Avrupalı müttefiklerini dışlayarak hareket etmesi, Almanya’yı kendi planlarına öncelik vermeye itmektedir. Almanya, uzun vadeli ekonomik varlığını sürdürmek için ÇHC’nin hakim olduğu nadir toprak elementleri pazarının kritik öneme sahip olduğunu bildiğinden, sivil ve askeri alanları birbirine entegre etmeye çalışmakta ve Federal Savunma Bakanlığı’nı nadir toprak elementleri alanında stratejik yatırımcı haline getirmek istemektedir. Federal Orduya bağlı “Federal Güvenlik Akademisi” BAKS bu bağlamda hazırlamış olduğu bir raporunda[5], Almanya’daki “savunma tedarik pazarının çok küçük ve Alman sanayisinin hammadde tüketiminin çok düşük” olmasından dolayı Almanya’nın Avrupa Birliği çatısı altında hareket etmesini ve “madenlerden mühimmata kadar uzanan uzun vadeli bir Avrupa hammadde ve savunma ittifakı”kurulmasını önermektedir. Böylesi bir ittifakın stratejik hedefinin ise, ÇHC’nin katılımı olmadan “Avrupa’da rekabetçi hammadde üretim ve işleme kapasitelerinin kurulması ve korunmasını” belirtmektedir.
BAKS raporu Avrupa Birliği’nin kritik hammaddeler konusunda ABD ve ÇHC arasında iki cepheli bir dinamikle karşı karşıya olduğunu ve Avrupa’nın zengin hammadde pazarlarından geriye itilme tehlikesini bertaraf etmek için, “uzun vadede hammadde piyasalarında kendisini savunabilen bir küresel aktör hale gelmesi gerektiğini” vurgulamaktadır. ABD, ÇHC, Rusya ve diğer devletlere karşı “jeoekonomik-jeopolitik hareket kabiliyeti ve rekabet gücü arasındaki denge noktasını göz önünde bulundurmanın ve dengelemenin önemli olduğunu” belirten BAKS, Avrupa’nın hammadde piyasalarındaki zayıf konumunu güçlendirmek için, “yürürlükteki kurallar ile standartların Avrupa şirketlerinin hareket etmesini mümkün kılacak bir düzeye uyarlanmasını[6]”önermekte.
Aynı şekilde SWP de Almanya ve Avrupa’nın ÇHC’ne öncelik vermesi gerektiğini ve “Çin politikası ile Hint-Pasifik politikasının daha yakından birbirleriyle ilişkilendirilmelerini” tavsiye etmektedir. ÇHC ve ABD arasında yoğunlaşan ve iki tarafın bölgedeki müttefiklerini de içine alan büyük bir güç çatışmasından hareket eden SWP, Güneydoğu ve Güney Asya’da angaje edilecek geniş bir devletler grubuyla “ÇHC’nin (ve Kuzey Kore’nin) kontrol altına alınabileceğini” iddia etmektedir. Bu iddiadan hareketle, “sadece Rusya ve Çin’in değil, ABD’nin de emperyalist emellerini giderek daha açık bir şekilde takip ettiği bir dönemde, Almanya ve Avrupa’nın ÇHC ve Hint-Pasifik politikalarının esas itibariyle ABD’nin katılımı olmadan ve bazen de ABD’ye karşı yürütülmesi” gerektiği vurgulanmaktadır.
Sonuç yerine
Görebildiğimiz kadarıyla Trump yönetiminin müttefiklerini dışarda bırakan politikaları, Avrupalı emperyalist güçlerin karar alma mekanizmalarında hem endişe yaratmakta hem de yeni fırsatlar oluştuğu kanısının yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Şüphesiz endişeler Ukrayna savaşı bağlamında “düşman” ilan edilen Rusya karşısında zayıf düşmek, ÇHC bağlamında teknolojik yenilenmenin arkasında kalmak ve Ortadoğu bağlamında dramatik bir önem kaybıyla karşı karşıya kalmak konularındadır. Fırsatlar ise kısaca, gene Ukrayna savaşı bağlamında Avrupa’nın masif silahlanması ve militarist dönüşümün kolaylaştırılarak, silah üretimiyle sanayisizleşme sorununun çözümünde; ÇHC bağlamında, Avrupa’nın ABD’den bağımsız bir “Çin politikasıyla” hem ÇHC pazarına yönelik yeni ihracat olanaklarıyla kritik hammaddelere ulaşımın kolaylaşmasında hem de Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırılacak Avrupalı deniz kuvvetlerinin “istikrar sağlayıcı güç” olarak hareket etmesinde ve ABD’nin çekilmesiyle “değersizleşen” Dünya Ticaret Örgütü yerine, Avrupa’nın belirleyici olacağı, serbest ticareti olanaklı kılacak yeni bir “Ticaret Politikaları Kulübü” oluşturulmasında görülmektedir.
Batılı emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin değişmekte olduğu ve aralarındaki çıkar çelişkilerinin keskinleştiği su götürmez bir gerçektir. Alman tekelci burjuvazisi bu sürecin kendilerini dünya gücü haline getirebilecek bir geçiş dönemi olduğu görüşündedir. Alman düşünce kuruluşları bu görüşü defalarca dile getirmişlerdir. Alman emperyalizminin harlanan ihtirasları gene de dünya gücü olma hedefine ancak Avrupa çatısı altına ulaşabileceği gerçeğini görmezden gelmemektedir. Ayrıca Avrupa’nın ABD’den kopuşunun dramatik sonuçlara yol açabileceği de bilinmektedir.
O nedenle Almanya transatlantik ilişkilerin dönüşümünü, bu şekilde orta vadede ABD ile olan anlaşmazlıkların aşılarak NATO’nun “kolektif savunma paktı” olarak kalıcılaşmasını, ama aynı zamanda da Avrupa’ya “stratejik otonomi” sağlanarak, uzun vadede bir “Avrupa Savunma Birliğine” geçilmesini sağlayacak adımların atılmasını istemektedir. ABD’nin bu konularda taviz verip vermeyeceğini öngörebilmek için zaman henüz erken. Kaldı ki Almanya ve Avrupa’nın bu adımlarına ÇHC ve Rusya, Avrupa’nın çeperindeki ülkeler, Türkiye ve İsrail gibi vekil devletler ve “küresel Güney” olarak adlandırılan coğrafyaların nasıl yanıt verecekleri de belli değildir. Her halükarda Avrupalı emperyalistlerin “özerkleşme” konseptlerinin son derece kırılgan bir zemin üzerine inşa edilmekte olduğunu ve dünya çapındaki vekalet savaşları ile bölgesel ihtilafların kümülatif sonuçlarının, keskinleşen emperyalistler arası çıkar çelişkileriyle birleşerek dünyayı yangın yerine çevirme potansiyeli taşıdığını söyleyebiliriz.
Burada kanımızca komünistlere düşen görev, devrimci olmayan bu koşullar altında dünya barışını sağlayacak sınıf savaşının nasıl örgütleneceği sorusunu yanıtlamaktır. Çünkü barışa giden başka bir yol bulunmamaktadır.
[1] Bkz.: https://www.swp-berlin.org/publikation/mit-ohne-gegen-washington-die-neubestimmung-der-beziehungen-europas-zu-den-usa#hd-d42581e240
[2] Bkz.: https://www.kielinstitut.de/de/publikationen/aktuelles/europaeische-verteidigungsautonomie-ist-technologisch-machbar-fiskalisch-finanzierbar-und-politisch-entscheidbar/
[3] Bkz.: SWP Raporu, a. g. y.
[4] Bkz.: a. g. y.
[5] Bkz.: https://www.baks.bund.de/de/arbeitspapiere/2026/angriff-auf-chinas-rohstoffmonopol-wie-europa-bei-seltenen-erden-co
[6] Bkz.: a. g. y.
