Genişleyen İsrail projesinin yeni adımına dair
10 Ocak 2026
İsrail’in kendisini “Şumaliland Cumhuriyeti” olarak adlandıran Somaliland’ı bağımsız ülke olarak resmen tanımasıyla dünya kamuoyunun dikkati Kızıl Deniz’in girişi bölgesi olan Cibuti-Yemen-Somali-Üçgenine çekildi. Gazze Şeridi’nden “gönüllü olarak” ayrılmak isteyen Filistinliler için özel bir daire oluşturan ırkçı-faşist Netanyahu hükümeti, Somaliland’ı resmen tanıyarak Kızıl Deniz girişinde stratejik önemi büyük bir mevzi kazanıyor. Savunma Bakanlığına bağlı olarak oluşturulan özel dairenin ne kadar Filistinliyi “güvenli ve kontrollü” (siz bunu zorunlu göç olarak okuyun) olarak Somaliland’a gönderebileceği henüz belli değil. Belli olan ırkçı-faşist Netanyahu hükümetinin hem Türkiye’nin Somali’deki etkinliğini sınırlama hem de Yemen’deki Husilere karşı yeni adımlar atma olanağına kavuşmasıdır.
İsrail’in bu adımını değerlendirmeden önce Somaliland’ı bir tanıyalım: 6,2 milyonluk bir nüfusa sahip olan Somaliland batısında Cibuti’ye, güneyinde Etiyopya’ya ve doğusunda da Somali’ye komşu. Aden Körfezinde 850 kilometrelik sahili olan Somaliland’ın hemen karşı kıyısında, kuzeyinde Yemen bulunuyor. 1960’ta Britanya’dan bağımsızlığını elde eden Somaliland, önce eski İtalyan sömürgesi Somali ile birleşmiş, ancak Somali iç savaşı esnasında 18 Mayıs 1991’de Somali’den bağımsızlığını ilan etmişti. Başkenti Hargeysa olan Somaliland’ın başında Kasım 2024 Başkanlık Seçimlerini kazanan Abdurrahman Muhammed Abdullah durmakta. Bağımsızlık ilanından bu yana sürekli resmen tanınmak için girişimlerde bulunan Somaliland şimdiye dek sadece Tayvan ve İsrail tarafından resmen tanındı, ki bu tanınma başta Afrika Birliği ülkeleri olmak üzere, çok sayıda ülke tarafından Tel’in edildi. Ses çıkartmayan Avrupa Birliği’nin yanı sıra Trump yönetimi ise İsrail’in bu adımını destekledi.
Tanımanın faydaları (!)
Apartheid devleti İsrail’in Somaliland’ı resmen tanımasının nedenlerinin başında Yemen’deki Husilere karşı mevzi kazanmak istemesi yatıyor şüphesiz. Husiler bilindiği gibi, İsrail’in Gazze işgalinden bu yana İsrail kentlerini hedef almakta ve İsrail ile ilişkilendirilen gemilere saldırıyorlardı. Husiler, tanıma kararının hemen ardından “Somali’nin bir parçasına düşman güçlerinin konuşlanmasını engelleyecekleri” açıklamasını yaparak, önümüzdeki dönemde Somaliland’ın hedef haline getirileceğinin sinyalini verdiler. Husilerin muhtemel saldırılarının ise onları destekleyen İran’ın İsrail ve ABD saldırılarının hedefi olması ihtimalini güçlendirmekte.
Trump yönetimi açısından Somaliland’ın, Filistinlileri kabul etmesinin haricinde, Berbera Limanını kullanabilmesi ve lityum, altın, petrol gibi hammaddelere ulaşabilmesi için bir önemi var. Vekil savaşçısı İsrail’in bu şekilde bölgede yeni mevziiler kazanması ise işin cabası. ABD emperyalizminin Çin Halk Cumhuriyeti’nin Afrika’da artan etki gücünü sınırlamak ve geri püskürtmek için vekil savaşçısı İsrail’e ihtiyacı bulunuyor. Aynı zamanda vekil savaşçısının mevzi kazanmasına destek çıkarak, başta Somali olmak üzere farklı Afrika ülkelerinde başına buyruk davranan Erdoğan hükümetini sınırlamak istediği de ortada.
Cibuti’de, Bab el-Mandab Boğazında yurt dışındaki tek askeri üsse sahip olan ÇHC ise, kendisi ile herhangi bir diplomatik ilişkisi olmayan, dahası Tayvan’ı Çin’in tek resmi temsilcisi olarak tanıyan Somaliland’daki gelişmelerden doğal olarak huzursuz. O nedenle başka ülkelerin Somaliland’ı resmen tanıyarak bölgede istikrar bozucu adımların atılmasını engellemek istiyor. Bunun işin bizzat Dışişleri Bakanını çeşitli Afrika ülkelerine göndererek “diplomatik zayiatı” azaltmaya çalışıyor. Ancak görüldüğü kadarıyla ok yayından çıktı.
Çünkü Washington’dan gelen haberler, Trump yönetiminin resmi tanınma konusunda hazırlandığına işaret ediyor. ABD henüz bu adımı atmadıysa, bunun nedeni Cibuti’de bulunan ABD Deniz Kuvvetleri Üssü Camp Lemonnier’in güvenliğini sağlama isteğidir. Camp Lemonnier İsrail’in Husilere yönelik saldırılarının koordinasyonunu üstlenmiş halde ve Somaliland’da yeni bir ABD üssünün kurulması zaman istiyor. Kaldı ki vekil savaşçısı İsrail’in yeni stratejik mevziiler kazanması Washington tarafından yeni bir üssün kurulmasından daha öncelikli görülüyor.
Neden şimdi?
Gerek İsrail gerekse de ABD ÇHC’nin Afrika’da etkinlik alanının genişlemesinden rahatsızlar. ABD, ÇHC’nin desteğiyle hammadde tedarikçiliğinden hammadde işleyiciliğine dönüşerek kısmen bağımsızlaşan Afrika ülkelerindeki gelişmeyi engellemek, bu gelişme engellenemezse de kaynakların haklarının kullanılmasından ve dünya piyasalarına sunulmasından pay almak isterken, İsrail bölgede düzen kuruculuğa oynuyor. Cibuti’deki ABD üssünün yanı sıra Somaliland’da kullanacağı olanaklarla düşman Husileri, böylelikle İran’ı zayıflatmayı planlıyor. Nihayetinde Aden Körfezi ve Kızıl Deniz tedarik yollarının kontrolünü ele geçirmeye ve bölge gücü olmaya çalışıyor. Irkçı-faşist Netanyahu hükümeti bu nedenle Somaliland’ın bağımsız devlet olarak tanınmasının salt sembolik eylem olmadığını, aksine bölgedeki yapısal ilişkilerin başlangıç noktası olduğunu deklare ediyor.
Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni topraklarına katarak genişlemeye çalışan İsrail Somaliland’da sadece askeri-stratejik çıkar peşinde değil. Hem büyük rakipleri İran ve Türkiye’ye karşı mevzi kazanacak hem de BM’nin 196’ncı üyesi olarak kabul edilmesi durumunda Somaliland’da uluslararası mali piyasalara alan açabilecek, IMF’nin desteğiyle kendi burjuvazisine yatırım olanakları yaratacak ve Avrupa Birliği’nin Somaliland’da yapacağını şimdiden ilan ettiği kalkınma yardımlarını kendi askeri-sınai kompleksinin hizmetine sunacak. Somaliland’ın tanınmasının bir diğer etkisi de bölgede zaten son derece kırılgan olan balansların yeni ayrışmaları ve yeni bağımsızlık ilanlarını tetikleyerek daha da kırılganlaşması olacak. Somali’nin güneyi ve kuzeyinde uzun zamandır devam eden otonomi tartışmaları, Somali merkez hükümeti üzerinde yeni baskıların oluşmasına yol açacak ve dolayısıyla Somali merkez hükümeti ile iyi ilişkiler içerisinde olan Mısır ve Türkiye’nin jeopolitika açısından son derece hassas olan bölgedeki etkinliğini zayıflatacak. Dahası Somaliland’ın bağımsızlaşması komşu ülkeler başta olmak üzere, Afrika’nın diğer ülkelerinde de benzer gelişmelerin önünü açarak, istikrarsızlık ortamının derinleşmesi söz konusu olacak. İstikrarsızlaşma ise Doğu Afrika’daki var olan gerilimlerin tırmanma potansiyelini artırarak hem ÇHC’nin Afrika’daki girişimlerini baltalayacak hem de ABD’nin konumunu güçlendirecek. Bununla birlikte Somaliland’ın – yakında muhtemelen ABD tarafından da – resmen tanınmasıyla, Batı yanlısı, pragmatik ve İsrail ile ilişkilerini tabu olarak görmeyen ülkelerin mükafatlandırılacakları sinyali verilmektedir.
Diğer yandan İsrail’in bu adımının riskli yanları da var. Bunlar arasında İsrail’in, başta Somali olmak üzere, bölge devletleriyle olan diplomatik ilişkilerinin beklendiği gibi kötüleşmesi duruyor. Ancak bu durum, Ortadoğu’daki izole konumunu ustaca kendi lehine yönetebilen İsrail açısından kabul edilebilir bir risk. Bölge ülkeleriyle ilişkilerin bozulması ırkçı-faşist Netanyahu hükümeti açısından ayrıca iktidarını gerginlikleri artırarak koruma fırsatını da içeriyor. Sonuçları tahmin edilemeyen risk ise İsrail’in zaten farklı çıkar çelişkileri nedeniyle verili karmaşık dengelerin her an değişebileceği bölgedeki şiddet dinamiği girdabına kapılmasıdır.
Sonuç itibariyle İsrail’in Somaliland’ı, neredeyse Trump yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisini kamuoyuna açıkladığı aynı dönemde tanıdığını ilan etmesi düşüncesizce atılmış bir adım değildir. Aksine sürekli savaş hali altında tutulan çok kutuplu dünyada ulus devlet sınırlarının emperyalist çıkarların korunması için değiştirilebileceğine dair açık bir jeopolitik ve jeostratejik sinyaldir. Bunu Venezüella Devlet Başkanı Maduro ve eşinin kaçırılmasının verdiği sinyalle birlikte okuduğumuzda, dizginlerini tamamen koparmış emperyalist yayılmacılığın ve vekil savaşçılarının dünyayı çoktan karanlıklar çağının içine sokmuş olduklarını görebiliriz. 20. Yüzyılda Holocaust cehennemini yaşamak zorunda bırakılmış olan İsrailoğullarının bu noktada meşum bir görev almış olmaları ise, insanlığa dair umutları tüketebilecek bir ironidir.
Ancak yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bir kez daha ırkçı-faşist Netanyahu hükümetine ve uygulamalarına yönelik eleştirilerimizin Yahudi düşmanlığı ile yakın uzak bir ilişkisi olmadığını belirtmeliyiz. Nasıl ırkçı-faşist Netanyahu hükümetine karşı pozisyon alıyorsak, aynı şiddette siyasal İslam’ın ve köktendinci yapılanmaların Antisemitizmine de karşı çıkmaktayız. İsrail egemenlerine yönelik eleştiri, komşu ülkelerin halklarına devlet terörizmi uygulayan, yurt içinde ise Apartheid politikalarını takip eden bir kapitalist ülkenin egemen sınıflarına yönelik eleştiridir. Ama aynı şekilde İsrail’in komşu ülkelerindeki ve bölge devletlerindeki egemen sınıflara dini inançlarına, etnik kökenlerine bakmadan karşı çıkmak, egemen sınıfları bütünüyle perçinlenen sınıf kininin hedefi haline getirmek de antiemperyalist, antifaşist ve devrimci duruşun bir gereğidir.“Neyin ne olduğunu söylemenin en devrimci eylem olduğuna” dair inancımızla, ırkçı-faşist Netanyahu hükümetinin politika ve uygulamalarını, emperyalist yayılmacılığın stratejilerini ifşa etmenin, çelişkileri açığa çıkarmanın özgür basının devrimci bir görevi olduğunun düşünüyoruz. Bu bağlamda bu yazı karanlıklar çağında bir mum ışığı misali aydınlanmaya katkı sunabildiyse, görevini yerine getirmiş sayılabilir.
