Devlet terörü neden gerekli görülüyor?

15 Ocak 2026

Minneapolis kentinde ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) polisinin Renee Good adlı kadını vurmasının ardından ABD’de alevlenen kitlesel protestolar Avrupa’daki iki yüzlü burjuva medyası tarafından “Trump’ı püskürtecek umut kıvılcımları” olarak yorumlanıyor. Bu “kıvılcımların” Trump yönetimine karşı geniş bir toplumsal direnişi tetiklemesi kanımızca hayli şüpheli. Şüpheli, çünkü var olan protestolara sonuç alıcı biçimde süreklilik kazandırabilecek bir öncü siyasi özne ufukta görünmüyor. Basın açıklamalarıyla yetinen Demokrat Parti’nin – her ne kadar bazı milletvekilleri cesaret gösteriyor olsalar da – böylesi bir öncülüğü üstlenmesi pek olası gözükmüyor. Kaldı ki ABD işçi sınıfının büyük bir çoğunluğu halihazırda Trump yönetiminin arkasında duruyor.

Bizce asıl yanıtlanması gereken soru, küçümsenemeyecek bir toplumsal desteğe sahip olan Trump yönetiminin ülke içerisinde polis şiddetine ve devlet terörü sarmalına neden ihtiyaç duyduğudur. Ki aynı soru Avrupalı devletler için de geçerlidir.

Ama önce Trump yönetiminin uygulamalarına telgraf stilinde bir bakalım: ICE memurları ülke çapında salt ten rengine bakarak şüphelendikleri göçmenlere ve “şüpheli” ABD vatandaşlarına karşı bir sürek avı başlattılar. Hiçbir yargı kararı olmadan tartaklanarak tutuklanan göçmenler, hatta göçmen olduğu varsayılan ABD vatandaşları hemen yurtdışı edilme merkezlerine götürülüyorlar. Bu tip uygulamalara karşı çıkan yurttaşlar ise polis şiddetine maruz bırakılıyor, dahası Renee Good örneğinde olduğu gibi, kameralar önünde infaz ediliyorlar. Trump yönetimine karşı çıkan liberaller dahi, aynı antifaşistler ve iklim korumacı aktivistler gibi, ya “yurtiçi teröristleri” olarak karalanıyor ya da sosyal medyada yapay zeka ile üretilen içeriklerle linçe uğratılıyorlar. ICE memurları paramiliter milisler biçiminde gündelik hayatta kendilerini göstererek toplumu bilinçli olarak kışkırtıyorlar, ki bunu doğrudan Trump yönetiminden aldıkları direktifler doğrultusunda yaptıkları çok açık. Tek sesli ABD medyasında ise polis şiddetinin mağdurları “kolluk kuvvetlerine şiddet uygulayanlar” olarak hedef haline getiriliyorlar. Yüksek yargıyı da tek tipleştirmiş olan Trump yönetimi gerek Ulusal Muhafızları kentlerdeki protesto eylemlerine karşı konuşlandırarak gerekse de üniversiteleri ve kamusal alanı baskı altına alarak kamuoyu görüşünü manipüle ediyor.

Trump yönetiminin “Önce Amerika” politikası karşısında paralize olan Avrupalı emperyalist güçler ise ABD’den gelen haberlere çekimser bir eleştiriyle reaksiyon gösteriyorlar. İran’daki Molla Rejiminin kitlesel protestolara uyguladığı şiddeti olanaklı olan en sert dille eleştiren Avrupa egemen siyaseti, ABD konusunda utangaç bir tutum sürdürüyor.

Aslına bakılırsa Avrupalı emperyalistler tüm bu Trump karşıtı retoriğe rağmen, Trump’ın açıkça söylediklerini daha rafine bir biçimde ve “demokrasi” kılıfı altında kendi sınırları içerisinde gerçekleştirmektedirler. Örnek olarak Almanya’yı bir ele alalım: Filistin ile dayanışma yürüyüşlerine tam teçhizatlı polis saldırıları, yürüyüşe katılmayıp, tesadüfen yakınlarından geçen ve polis şiddetine tepki gösteren sıradan yurttaşların tartaklanması, İsrail hükümetine yönelik eleştiriler gerekçe gösterilerek üniversite ve kamu salonlarının barış aktivistlerinin toplantılarına verilmemesi, Ukrayna savaşı bağlamında diyalog çağrısı yapanların medyadan aforoz edilmeleri ve “aşırılık” suçlamasıyla meslek yasaklarının getirilmesi gibi uygulamalar Almanya’nın olağan gündelik yaşamının bir parçası oldular. Meslek yasaklarının eleştirel gazetecilerin ve ailelerinin yaşamını nasıl olumsuz etkilediğini Alman gazeteci Hüseyin Doğru örneğinde görebiliriz. 2025 Mayıs’ından bu yana Avrupa Birliği tarafından Filistin yanlısı görüşleri nedeniyle yaptırım uygulanan Hüseyin Doğru, para kazanamamasının yanı sıra artık kendi bankasından ailesine gıda alabilmesi için gerekli olan asgari tutarı dahi alamaz hale getirildi. Ukrayna konusunda AB siyasetini eleştiren İsviçreli gazeteci Jacques Band da benzer bir durumla karşı karşıya. Bu tür uygulamaların hedefi haline gelme tehlikesi altında olan çoğu gazeteci ise kendi kendilerine otosansür uygulamak zorunda kalmaktalar.

Polis teşkilatını paramilitaristleştiren Alman devleti, gizli servislerine ülke içinde geniş salahiyetler tanıyarak, “Kritis Çatı Yasası” ile elektrik ve telekomünikasyon ağları, demir yolları, otoyollar gibi “kritik altyapılar” ile “kritik sanayi teşekküllerini” ve kamuya ait medya çalışanlarını gözetim altında tutulmaları yürürlüğe sokuldu. Antifaşistleri ağır hapis cezalarına çarptıran Alman devleti, farklı toplumsal hareketleri ve ilerici-demokrat dernekleri kriminalize ederek, kamu yararlığı statüsünün tanıdığı vergi muafiyetlerinden ve kamu yardımlarından dışladı. Antikomünizmin oldum olası devlet aklı olan Almanya antifaşist, devrimci ve komünist örgütler ile partilerin banka hesaplarının da iptal edilmesini sağladı. Kamu medyasının hükümet sözcülüğü gibi savaş propagandası yapmasının yanı sıra, internetin “çocuk pornografisi ve Rusya ile Çin’in yalan haberlerini engelleme” gerekçesiyle kısıtlanması, sansür ve devlet kontrolünün getirilmesi şu an tartışılan konular arasında. Yani kısacası, Almanya Trump yönetiminin ülke içinde açık olarak gerçekleştirdiği uygulamaların benzerini, aynı ama daha rafine biçimde gerçekleştirmektedir. Bunu diğer Avrupa ülkelerinde de görmek olanaklıdır.

Peki, Batılı emperyalist güçler gerek ABD’de gerekse de Avrupa’da geniş toplumsal desteğe, sisteme entegre edilerek bölünmüş ve ırkçı-milliyetçi vebanın etkisiyle zayıflatılmış, dolayısıyla burjuvazinin sınıf tahakkümünü tehlikeye sokabilecek güç olmaktan uzak sendikalara, sınıf mücadelesinden arındırılmış ve sosyalist devrim hedefinden vazgeçmiş reformist sol partilere rağmen, neden böylesi faşizan uygulamalara gereksinim duymaktadırlar? Neden, en başta kapitalist sermaye birikimi lehine işleyen burjuva demokratik hukuk devleti esasları rafa kaldırılıyor ve seçmen tabanı halihazırda promil seviyesinde olan Komünist Partiler yok edilmeye, en ufak sistem eleştirisi henüz filiz halindeyken atomize edilmeye çalışılıyor?

Bu soruları yanıtlayabilmek için birkaç temel nedeni sıralamak gerekiyor: Bir kere Batılı emperyalist güçlerin dünya çapındaki hegemonyalarında kolay kapanamayacak çatlaklar oluşmuştur. Çok kutuplu hale gelen dünyanın değişen koşulları Batılı emperyalist güçlerin istedikleri gibi at koşuşturmalarını engellemektedir. Eşik ülkelerinin oluşturdukları yeni ittifaklar dünya çapında jeopolitik güç dengelerini değiştirmekte, böylelikle Batılı emperyalist güçler arasındaki çıkar çelişkilerini keskinleştirmektedir.

Bununla bağlantılı olarak, ikincisi, dünya ekonomisinin ağırlık noktası Doğuya kaymaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti trilyon dolar sınırını aşan ticaret fazlasıyla dikkat çekerken, Asya ülkelerinin çoğu kalıcı ve dünya ortalamasının üstünde büyüme kaydetmektedirler. Buna karşın Batıda, bilhassa Avrupa’da resesyon tehlikesi baş göstermektedir. Avrupa’nın öncü gücü Almanya yaşlanan nüfusunun yol açtığı sosyal gider artışı, yüksek enerji fiyatları ve tedarik zincirlerindeki aksamalar nedeniyle baskı altına girmiştir. Alman devletinin Rusya ve ÇHC’ne karşı yürüttüğü iktisat savaşı ve ambargolar, “kendi dizine kurşun sıkma” etkisiyle oluşan baskıları artırmaktadır.

Üçüncüsü, bu gelişmenin sonucunda artan yüksek enflasyon oranları ciddi sosyal ve ekonomik sorunlara yol açarak toplumsal rıza üretimini zorlaştırmaktadır. Almanya örneğinde kalacak olursak; resmi veriler ülke nüfusunun yüzde 45’inin gıda maddesi satın alımında belirgin bir kısıtlama zorunda kaldıklarını göstermektedir. Federal İstatistik Ofisi’nin yılbaşında yaptığı bir açıklamaya göre, 2020’ye kıyasla 2025’te gıda ve alkolsüz içecek fiyatlarında yüzde 38, kalorifer yakıtında yüzde 51 ve doğalgaz da ise yüzde 84 pahalanma gerçekleşmiştir. Gene 7 Ocak 2026’ta açıklanan verilere göre Almanya’daki işsiz sayısı 3 milyona yaklaşmıştır. Bu ise yaklaşık 14 milyonluk bir kesimin yoksulluk sınırında yaşamak zorunda kaldığı anlamındadır.

Dördüncüsü ise egemen siyasetin ülke içinde tüm bu sorunlara sosyal ve demokratik hakların kısıtlanması, ücretler üzerinde baskı oluşturulması, işsizlere ve sosyal yardıma muhtaç olanlara yeni yaptırımlar getirilmesi ve mülteci düşmanlığı ile ırkçılığın körüklenmesi ile yanıt vermesidir. Sosyal devlet anlayışını ve temel burjuva hak ve özgürlükleri en asgari düzeye kadar törpüleyen egemen siyaset, aynı zamanda parlamentoları ve burjuva demokratik kurumlarını “zorunluluklar” gerekçesiyle merkezileştirilen yürütmenin boyunduruğu altına sokmaktadır.

İşte tam bu noktada artan pahalılık, reel gelir kayıpları, kitlesel yoksulluk, sosyal altyapının erozyonu, yaygınlaşan perspektifsizlik ve güvencesizlik akut savaş korkuları ve enerji kriziyle birleşerek, egemen siyasetin toplumsal rıza üretiminin aksatmaktadır. Egemen siyaset her ne kadar çoğunluk toplumlarında oluşan hiddeti en zayıf olanlara – yabancı unsur olarak görülen mülteci kitlesine yöneltip, olası karşı çıkışları sisteme zarar vermeyecek ırkçı-faşist hareketlere kanalize ederek toplumsal direniş potansiyelini zayıflatabiliyor olsa da hoşnutsuzluğun artmasını engelleyememektedir. Artan hoşnutsuzluk ise kontrol edilmesi giderek zorlaşacak toplumsal olaylara yol açabilecektir.

Değişen dünya koşullarına militarizm ve yayılmacılık ile uyum sağlamaya çalışan ve aralarındaki çıkar farklılıkları ile boğuşan emperyalist güçler, ülke sınırları içindeki sınıfsal tahakkümlerini korumak için en sert yöntemlere başvuracakları sinyalini vermektedirler. Bu nedenle örgütsüz ve öncüsü olmayan çoğunluk toplumlarının ve savunmasız kalmış işçi sınıfının gösterecekleri en ufak direniş kırıntısını dahi polis şiddeti ve devlet terörüyle boğma kararlılığındadırlar. Bu kararlılığı, önce göçmen ve mültecilere, onların üzerinden de tüm çoğunluk toplumlarına göstermek için paramiliter milisleri, Ulusal Muhafızları ve tam teçhizatlı polislerini yaşamın her alanına konuşlandırmak, kamuoyu görüşü üzerinde hakimiyet kurmak, yasama ve yargıyı yürütmenin boyunduruğu altına sokmak ve yaşamın her alanını kontrol altına almak zorundadırlar. Çünkü sürekli savaş hali ve emperyalist saldırganlık ülke içinde “mezarlık sessizliğini” gerekli kılmaktadır. Devlet terörünün gerekli görülmesinin temel nedeni bizce budur.Komünist Partilere gelince; Komünistler emperyalist saldırganlığın ve kapitalist sömürü mekanizmalarının ancak devrim ve işçi sınıfı iktidarı ile sonlandırılabileceğini söyleyen tek siyasi güçtürler. İnsanlığın önünde sonunda geleceğini kurtarmak için tek yolun Komünistlerin gösterdiği çıkış yolu olduğunu görmesinin engellenmesi ise Komünist Partilerin yok edilmesiyle mümkündür. Ancak, Komünist Partilerin Paris Komününden bugüne geçmişi, tüm hatalarına ve yenilgilerine rağmen, genetiklerinde yeniden yaşam bulacak hücreleri taşıdıklarını kanıtlamaktadır. Kapitalist üretim tarzının yapısallığı, tek bir komünist kalsa bile, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya özleminin yok edilemeyeceğini göstermektedir. Rosa Luxemburg’un dediği gibi, “kum üzerine kurulu düzeninizde devrim her daim vardım, varım ve var olacağım” diyecektir.