Trump yönetiminin “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ile başlattığı yeni dönem üzerine
6 Ocak 2026
ABD emperyalizminin Venezüella saldırısı, kısa süre önce kamuoyuna duyurulan yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisinin” (UGS) ilanından hemen sonra gerçekleştirildi. Böylelikle 2026’nın ilk günlerinde emperyalist saldırganlığın niteliksel açıdan farklı yeni dönemi başlatılmış oldu. ABD’nin her açıdan uluslararası hukuka aykırı devlet terörizmi, Başkan Maduro ve eşinin kaçırılması, “Monroe-Doktrininin” hortlatılması ve Venezüella’nın devasa petrol rezervlerini ele geçirme hedefleri üzerine çokça yazıldı-çizildi. O nedenle bu yazıda ABD’nin yeni UGS ve hedeflerini irdelemeyi deneyeceğiz.
Ama önce Trump yönetiminin bazı özelliklerinin altını çizmek gerekiyor. Trump’ın ilk kez ABD Başkanı seçilmesinden sonra kaleme aldığımız bir makalede “ABD tekelci burjuvazisinin hükümeti siyasi temsilcileri aracılığıyla değil, doğrudan ve bizzat kendisinin yönetmeye başladığı” tespitini yapmıştık. Nitekim ikinci Trump hükümetinin bazı üyelerine bakmak bu tespitimizi teyit edecektir: Başkan Yardımcısı JD Vance uluslararası mali piyasalarda faaliyet gösteren Narya Capital’in sahibi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio hukuk danışmanlık şirketi Rubio Consulting ve Florida Strategic Consultans ile büyük ABD tekellerine hizmet veriyor. Maliye Bakanı Scott Kenneth Homer Bessent milyarlarca dolar kâr yapan Key Square Group adlı Hedge fonunun kurucu sahibi. İçişleri Bakanı Douglas Burgum gayri menkul tekeli Kilbourne Group kurucu sahibi ve Arthur Ventures adlı yatırım tekelinin ortağı. Enerji Bakanı Chris Wright Kuzey Amerika’nın ikinci büyük kaya gazı şirketinin sahibi ve nükleer teknoloji, madencilik ve mineral hakları üzerine kurulu birçok tekelin yönetim kurulu üyesi. Eğitim Bakanı Linda M. McMahon ise 2017’de Forbes dergisi tarafından 2,8 milyar dolarlık servetiyle listelenmişti. Hâlen Trump Media & Technology Group şirketinin yönetim kurulu üyesi. Aşırı Hıristiyan kökten dincisi ve Haçlı Seferlerini başlatarak dünyayı Hz. İsa’nın dönüşüne hazırlamak gerektiğini savunan Savaş Bakanı Peter Brian Hegseth’i ve mal varlığını burada saymayı gereksiz görüyoruz.
ABD’yi sahibi olduğu bir tekel gibi yöneten Trump bu nedenle kimi Batılı siyasetçi gibi, insan haklarını veya demokrasiyi korumak gibi söylemleri kullanmadan asıl amacının ne olduğunu doğrudan söylüyor: Dünyanın en büyük petrol rezervlerine engelsiz ulaşım, jeopolitik hegemonya ve giderek Çin ile Rusya’nın etki alanı haline gelen bölgelerde ABD çıkarlarının her türlü araçla korunması. Trump Venezüella saldırısı sonuçlandığında verdiği basın demecinde, “Önce Amerika” doktrininin enerji ve hammadde kaynaklarını askeri korsanlıkla gasp etmek anlamına geldiğini saklamadı bile. Dahası uluslararası hukukun ayaklar altına alınmasının yeni olağan durum olduğu sinyalini vererek, diğer ülkelere “ya boyun eğeceksiniz ya da askeri şiddete maruz kalacaksınız” tehdidini savurdu.
Yeni dönemin ve UGS’nin özellikleri.
“Tanrının verdiği doğal haklarıyla […] sonsuza dek” dünya liderliğini hedefleyen UGS, “ülkemizin hiç olmadığı kadar büyük olması” için şu ilkeleri belirliyor:
“Ordu: Ulusal çıkarlarımızı korumak için, dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusuna sahip olmak istiyoruz. Kendi kuvvetlerimizin kayıplarını mümkün olduğunca az tutarak savaşları önlemek veya gerekirse hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için bu orduyu kurmak, eğitmek, donatmak ve kullanmak istiyoruz.
Ekonomi: Dünyanın en güçlü, en dinamik, en yenilikçi ve en gelişmiş ekonomisine sahip olmak istiyoruz. Bu, küresel liderliğimizin temel taşı ve ordumuzun ihtiyacı olan askeri üretim için de en sağlam endüstriyel temele sahip ekonomidir.
Enerji: Sadece ABD’nin ekonomik büyümesi için değil, aynı zamanda önde gelen ihracat sektörlerimizden biri olarak, dünyanın en sağlam, en üretken ve en yenilikçi enerji sektörüne sahip olmak istiyoruz.
Yumuşak güç: Birleşik Devletleri ulusal çıkarlarımız için tüm dünyada etkimizi yayabileceğimiz eşsiz bir yumuşak güç olarak korumak istiyoruz. Uzun vadeli ulusal güvenlik ancak zihinsel ve kültürel sağlıkla, yani din, vatanseverlik, aile ile mümkündür. […] Bunun için şanlı başarılarımızı ve kahramanlarımızı onurlandırmak ve yeni bir altın çağa bakmak istiyoruz.”
Özetleyecek olursak, bu ilkelerden ABD tekelci burjuvazisinin Trump önderliğindeki daha genç ve daha agresif bir fraksiyonunun temelde yeni bir şey yapmak istemediği okunabilir. Aslında yapılan şey, ABD emperyalizminin geleneksel uygulamalarının daha açık bir şekilde dile getirilmesi ve başlangıca, yani en uzun süre geçerli olan uygulamalara geri dönmek istenmesidir. Ancak bu sermaye fraksiyonunun UGS’nde kendisini ifade eden farklılığı, ekonomik gücün artık askeri gücün arka plan koşulu olarak değil, asıl ön koşul olarak ele alınmasıdır. Yani merkezi sorun askeri yeteneklerin nasıl kullanılacağı değil, acil durumda bu yeteneklerin kalıcı olarak, yeterli miktarda ve teknolojik kalitede sağlanıp sağlanamayacağına dairdir.
Diğer taraftan UGS caydırıcılığı durumsal kriz yönetimi olarak değil, üstün askeri gücün dayandığı kalıcı ekonomik-teknolojik üstünlük olarak algılamaktadır. Strateji belgesi ekonomik ve teknolojik üstünlüğü “büyük bir savaşı önlemenin en güvenli yolu” olarak tanımlamakta ve uzun vadede Hint-Pasifik bölgesindeki rekabeti kazanmanın zorunluluğunu vurgulamaktadır. Belge bununla birlikte Hint-pasifik bölgesinde Çin Halk Cumhuriyeti ile olan rekabeti bir savaş mantığıyla değil, uzun vadeli güç rekabeti olarak tanımlıyor. Bu rekabette askeri üstünlüğe ise uzun vadeli ekonomik ve teknolojik hazırlıkların sonucunda ulaşılabileceği belirtiliyor.
Strateji belgesini telgraf biçiminde özetleyecek olursak, şu sonuçlara varabiliriz: Birincisi, ABD emperyalizmi “dünya jandarmalığından” vazgeçmektedir. Soğuk Savaş sonrası “dünya jandarmalığının” gerektirdiği aşırı askeri genişleme bir hata olarak görülüyor. İkincisi, ekonomik ve jeopolitika bağlamında “Önce Amerika”, yani sanayi politikası, gümrükler, enerji bağımsızlığı ve teknolojik üstünlük dünya lideri olmanın temeli olarak görülüyor. Üçüncüsü, batı yarım kürenin kontrolünün “temel, yaşamsal ulusal çıkar” haline getirilmesidir. Böylelikle stratejik iç alan ve genişletilmiş güç üssü olarak tanımlanan batı yarım küresinin, salt kontrol edilebilir halde değil, siyasi kontrol altındaki ekonomik yoğunlaşma ve stratejik kullanılabilirlik alanı olarak aktif biçimde düzenlenmesi amaçlanmaktadır. Bunun için kullanılan anahtar sözcükler istikrar, göç kontrolü, sınır ötesi suçlarla mücadele, düşmanca saldırıların önlenmesi, ABD dışı aktörlerin stratejik varlıklara sahip olmalarının engellenmesi, kritik tedarik zincirlerinin korunması ve stratejik coğrafyalara erişimdir. Batı yarım küre aynı zamanda üretim alanı, tedarik zincir üssü ve ABD tekelleri için bir nevi iç pazar olarak tanımlanmaktadır.
UGS’nin dünya üzerindeki etkileri
Strateji belgesinin dördüncü özelliği, batı yarım küre bağlamında sürekli “yarım küre dışı rakiplerden” bahsetmesidir. Burada öncelikli olarak altyapı projeleri, kredi gücü, tedarik zincirlerindeki rolü ve ekonomik etkisini siyasi kaldıraçlara dönüştürme yeteneğiyle Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ve ikincil olarak Rusya Federasyonu (RF) kastedilmektedir. Buradaki temel hedef batı yarım küresinde ABD dışındaki güçlerin askeri ve/veya yapısal güç pozisyonu oluşturmalarını engellemektir. Belge bunun için askeri gücü kalıcı bir müdahale aracı olarak değil, “düzeni” sağlamak için bir tehdit unsuru ve seçici müdahale olanağı olarak tanımlamaktadır.
Beşinci özellik Avrupa ile ilgilidir: Strateji belgesi Avrupa’yı stratejik ve tarihsel önemi azalmış “dış alan” olarak nitelendirmektedir. Avrupa, bilhassa Avrupa Birliği artık eşit düzeyde stratejik bir çekirdek alan olarak değil, aşırı düzenlenmiş, siyaseten tükenmiş, stratejik olarak harekete geçemeyen, ulusötesi kurumları tehdit olarak algılayan zayıf ve sorunlu bir bölge olarak görülmektedir.
ABD emperyalizmi Avrupa’yı şekillendirici veya düzen kurucu bir aktör olmaktan ziyade, işlevsel, ABD’ye katkıda bulunması ve yüklerini hafifletmesi istenen bir dış alan olarak ele almaktadır. Batı yarım küredeki ABD hegemonyası açısından siyasi ve kurumsal olarak zayıflatılmış, millileştirilmiş bir Avrupa, ABD gücünün yoğunlaşmasına ve genişletilen güç tabanına katkı sunacak işlevsel “vasallar birliğine” dönüştürülmek istenmektedir.
O açıdan stratejinin asıl kaybedeninin Avrupa olacağı söylenebilir. ABD güçlerinin önemli bir kısmını Avrupa’dan çekerek, Avrupa’nın daha fazla maddi sorumluluk üstlenmesini istemektedir. Bu, Avrupa’nın Ukrayna savaşının maliyetini tek başına taşımak zorunda kalmasına ve dünya çapında Pazar payları kaybetmesine yol açacaktır. Dahası Trump yönetimi Avrupa’daki aşırı sağcı, ırkçı ve faşist hareketlere destek çıkarak Avrupa’nın burjuva hükümetleri üzerindeki baskılarını artırmaktadır. UGS Avrupalı devletlere sadece ABD vasallığı rolünü tanıyor. Aynı zamanda Avrupa’daki üretimin bir kısmının yüksek sübvansiyonlar ve düşük enerji fiyatları vaatleriyle ABD’ye çekerek, Avrupa’nın sanayisizleşmesi süreçlerini hızlandırmayı hedefliyor. Trump yönetimi bir tarafta Avrupa’da üretilen otomobillere, çelik ve alüminyuma gümrük vergileri yüklerken, diğer taraftan Avrupa Birliği ülkelerindeki dijitalleştirmeyi ABD’li tekellere bırakıp, Avrupa’yı pahalı ABD silahlarını ve kaya gazını daha fazla satın almaya zorluyor. Avrupalı emperyalistler ise kendilerine biçilen rolden pek hoşnut olmasalar da Trump yönetiminin peşine takılıp, söylenenleri (örneğin silahlanma giderlerini GSYİH’nin yüzde beşine çıkartma gibi) yerine getirmekten başka çarelerinin olmadığının farkındalar. O nedenle dillerine pelesenk ettikleri “insan hakları, demokrasi, uluslararası hukuka” rağmen ABD’nin Venezüella saldırısını meşrulaştırıyorlar.
Strateji belgesi Asya’yı sistem rekabetinin ana muharebe alanı olarak görürken, Ortadoğu’yu vekiller ile düzenlemeyi hedefliyor. Belgenin Ortadoğu ile ilgili bir maddesinde şöyle denmekte: “Ortadoğu’ya düşman bir gücün girmesini, petrol ve doğal gaz rezervlerine erişmesini ve deniz yollarındaki dar boğazları bloke etmesini önlemek istiyoruz.” Bunun içinse öncelikli olarak İsrail’e “baş vekillik” rolü tanınıyor. İsrail’in yardımıyla “genişletilmiş Ortadoğu’nun” ABD tekellerine yeni yatırım alanı olarak açılması planlanıyor. Zaten halihazırda ABD’nin önde gelen dijital, savunma, enerji ve turizm tekelleri Körfez ülkelerindeki faaliyetlerini artırmış durumdalar. Körfez ülkeleri ise ABD’ye yüz milyarlarca dolarlık yatırımlar yaparak – kısa süre önce Suudi Arabistan devlet fonundan ABD silahlanma sanayine bir trilyon dolarlık yatırım anlaşması imzalandı – ABD emperyalizminin desteğinin süreklilik kazanmasını sağlıyorlar. O açıdan önümüzdeki dönemde bölgede bir nevi “imparatorluk gücü” olarak hareket eden İsrail’in genişleme amaçlı saldırılarını ve işgallerini artıracağından hareket edebiliriz.
Strateji belgesi aynı şekilde Afrika’da ve dünyanın “batı yarım küre dışı” bölgelerinde boşluklar aramakta, ancak bu konuda alınacak somut önlemlerden (!) bahsetmemektedir. Her halükarda ABD tekellerinin giderek artan nadir toprak elementleri ve kritik mineraller ihtiyacı, bu bağlamda ÇHC’nin Afrika’da geri püskürtülmesi hedefi, ABD’nin önümüzdeki dönemde bölgesel vekilleri üzerinden Afrika’daki angajmanını artıracağına işaret etmektedir. İsrail’in bağımsızlığını ilan eden Somaliland’ı ilk tanıyan ülke olması veya Birleşik Arap Emirlikleri’nin Körfez için merkezi öneme sahip ABD askeri üssü “Gulf Air Warfare Center’a” ev sahipliği yapması, bu yöndeki hazırlıkları teyit ediyor.
Trump yönetiminin aynı “Gazze Barış Anlaşması” ile çatışan tarafları bir araya getirip, “barış” veya “ateşkes” ilanıyla ABD tekellerinin yatırımlarını güvence altına alma yöntemini Afrika ve diğer bölgelerde de uygulamaya çalışacağından hareket edebiliriz. Trump yönetimi strateji belgesinde, nasıl Ermenistan ve Azerbaycan ile “Sangesur Koridoru’nun” uzun vadeli işletilmesini güvence altına aldıysa, benzer bir durumun Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Ruanda, Hindistan ve Pakistan, Tayland ve Kamboçya, Mısır ve Etiyopya, Sırbistan ve Kosova arasında da gerçekleştirilmesini öngörmektedir.
Tüm bu gelişmelerin Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu-Üçgeninin merkezi ülkesi olan Türkiye’yi nasıl etkileyeceği ise başka bir yazının konusudur. Daha doğrusu bu sorunun yanıtını bulmak, Türkiye işçi sınıfının devrimci güçleri ve Kürdistan Özgürlük Hareketinin görevidir.
Sonuç itibariyle ABD emperyalizminin strateji belgesiyle startını verdiği yeni dönem meşum ve karanlık yarınların habercisidir diyebiliriz. Emperyalist saldırganlık, son yazımızda değindiğimiz sürekli savaş hali ve emperyalist güçler arasında keskinleşen çelişkiler, dünyamızı nükleer cehenneme çevirebilecek tehlikeler içermekte. Özellikle zayıflayan ve konum kaybetmekte olan Avrupalı emperyalist devletlerde, zaten parlamenter diktatörlüklere dönüşmüş olan burjuva demokrasilerinin, açık faşist diktatörlüklere olmasa bile, faşistleşme süreçlerine kapı açması söz konusudur. ABD’nin strateji belgesi Avrupa ile dünyanın farklı coğrafyalarında insanlığın ezici çoğunluğunun aleyhine gelişmelere yol açacak, ekolojik felaketleri, dolayısıyla kitlesel göç hareketlerini tetikleyecektir. Bu ise merkez kapitalist ülkelerdeki çoğunluk toplumlarının faşistleşme süreçlerini hızlandıracaktır. Çeper ülkelerin egemen sınıfları ise daha baskıcı, daha otoriter yöntemlerle iktidarlarını güvence altına alma olanaklarına kavuşacaklardır. Kısacası, yeni bir “Orta Çağ Karanlığı” ile karşı karşıya kalmamız olasıdır.
Ancak beklenen bu karanlık ebedi olmayacak, o kesin. Bir kere ABD emperyalizminin geliştirdiği ve tüm dünyayı etkileyecek olan stratejisinin sınırları görülmektedir. Trump’ın başını çektiği genç ve agresif sermaye fraksiyonunun askeri güç, mülksüzleştirme, yatırımlar, vekil savaşçılar, rejim değişiklikleri ve ABD dışı güçleri engelle ile hegemonya kurma hesabının, batı yarım kürenin dışında bırakılan “dünyanın geri kalanı” tarafından boşa çıkartılması da olasıdır. “Dünyanın geri kalanı”, gücü izafileşen Birleşmiş Milletlerin yanı sıra zaten yaklaşık otuz yıldır kademeli olarak kendi kendini organize edebilmektedir. ABD son otuz yılda gerek Rusya’yı çevreleme stratejisi ve vekil savaşçı Ukrayna’nın direnişiyle sınırlamaya çalışmasına, gerekse de Hint-Pasifik bölgesinde kurduğu yeni ittifaklarla ÇHC’nin etki alanını kısıtlamak istemesine rağmen, bu girişimlerinde başarısız oldu. ABD’nin hegemonyasında çoktan çatlaklar oluştu. O açıdan Trump yönetiminin strateji belgesi bu durumun kabulünün ve “Avrupalı dostlarının“ aleyhine bu durumdan avantajlar elde etme istemesinin bir ifadesi olarak da okunabilir.
UGS ulaşılmak istenilen hedeflerin ne kadarını gerçekleştirebilecektir? İşte bu tam bir muammadır. Değişmekte olan dünyaya baktığımızda BRICS, CELAC (Latin Amerika), FOCAC (Afrika), SCO (Asya) ve EEF (Doğu Asya) formatlarıyla “dünyanın geri kalanının” askeri olmayan, ekonomik iş birliğine dayanan, küresel olarak genişleyen ve derinleşen çok kutupluluğu oluşturmakta olduğunu görebilir. Bu çok kutupluluk ABD ve Avrupa emperyalist güçlerinin karşı koyamayacakları alternatif yapılar oluşturmaktadır. Bu ise Batılı emperyalistleri çok daha tehlikeli hale getirmektedir.
