Demokratik Konfederalizm – Daha iyi bir sosyalizm mi?

28. Juni 2018  Aktuelles

Demokratik Konfederalizm – Daha iyi bir sosyalizm mi?

Abdullah Öcalan’ın tezlerine devrimci-eleştirel bir katkı denemesi

Türkiyeli komünistlerin Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ile ilişkileri ilkesel olmak zorundadır, konjonktürel değil. Bu çerçevede Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle dayanışma, komünist olmanın “olmazsa olmaz” koşullarından birisidir. Nihayetinde, milliyetler sorununun demokratik çözümünün sadece Türkiye’de değil, tüm Ortadoğu’da sosyalizm mücadelesi için daha iyi koşullar yaratacağının ve bu mücadeleye ivme katacağının bilincinde olan komünistler açısından Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını önkoşulsuz tanımak, KÖH’nin siyaseti, ideolojisi ve pratiğini eleştirel biçimde ele almanın temel şartıdır.

Dayanışma ve eleştiri asla birbirleriyle çelişmezler, aksine ilkesel tutumun çerçevesini oluştururlar. Bu ilkesel tutum aynı zamanda KÖH’nin ikili karakterini de göz önünde tutmak zorundadır. KÖH bir tarafta Kürt ulusunun tüm sınıflarını, yani varlıklı sınıflarını da içeren bir ulusal kurtuluş hareketidir. Ama aynı zamanda kurulduğu günden bu yana daha ileri giden özgürlükçü ve sosyalist talepleri de ifade etmektedir, ki bu nedenle Irak, İran, Suriye ve Türkiye sol güçlerinin bir parçası olarak görülmelidir.

Böylesi bir girizgahı yapışımızın nedeni, Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” üzerine olan görüşlerine tarihsel maddeci temelde devrimci-eleştirel bir katkı sunmak isteyişimizdir. Gazetemizdeki yer darlığı bu çabaya şüphesiz belirli bir kısıt getirecektir, ama son dönemde Marksist çevrelerce benzer minvalde yayınlanan yazılarla birlikte ele alındığında, anlaşılır olacaktır. Ama eleştirimize başlamadan önce Öcalan’ın düşüncelerinin reel kazanımlarına yer vermeyi ihmal etmek istemiyoruz, çünkü Marx’ın dediği gibi, “kitleleri etkileyen düşünce maddi güce dönüşür”. Burada bilhassa Rojava devriminin kazanımlarını, Öcalan’ın düşüncelerinin nasıl bir etki gücüne kavuştuğunu göstermek için öne çıkarmak anlamlı olacaktır. Rojavalı devrimciler Öcalan’ın düşüncelerine dayanarak Suriye’de, müthiş askeri, siyasi ve ekonomik baskıya rağmen kilit rol oynayacak duruma gelmişler ve kurtuluşçu, demokratik ve sosyal bir alternatifin olanaklı olduğunu ülke sınırlarının ötesine dahi gösterebilmişlerdir.

KÖH aynı şekilde Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’nin kimi bölgelerinde katılımcı-demokratik meclisler ve örgüt içerisinde cinsiyet eşitliğini – kısmen de olsa – gerçekleştirebilmiş ve gerek kendisinin, gerekse de HDK/HDP’nin önemli birer siyasi güç olarak yer edinmesini sağlamıştır. Aslına bakılırsa KÖH Kürdistan’ın dört parçasında da bölgesel ve uluslararası aktörlerin dikkate almak zorunda kaldıkları bir faktör haline gelmiştir. Bununla birlikte Öcalan’ın tezlerinin, sadece KÖH için değil, farklı devrimci güçler için de politikalarına ilham kaynağı olması ve mücadelelerinin stratejik klavuzu haline gelmesi göz ardı edilmemelidir. Öcalan’ın düşüncelerinin Bask ülkesi, Güney Afrika, Kuzey İrlanda ve Latin Amerika gibi farklı bölgelerdeki ulusal kurtuluş mücadeleleri arasında yankı bulması, bunu kanıtlamaktadır.

Konseptin temel yanılgıları

Ancak Öcalan’ın kendisi tezlerinin dogmatikleştirilme ve yüzeysel yorumlanma tandanslarını görmekte, bunları eleştirmektedir. Bu tandansların temel kaynağı içerisinde farklı ve birbirleriyle çelişen liberal, varoluşçu, postmodernist, postpositivist, postmarksist, liberter-sosyalist ve anarşist argümentasyonları barındıran düşüncelerin kendileridir. Örneğin bir tarafta, esas itibariyle baskıcı ve otoriter olarak görülen ulus devletin karşısına, klasik liberal veya liberter düşünce figürlerinin doğal, demokratik toplum anlayışı çıkartılmaktadır. Bunu yaparken sınıf çelişkileri reddedilmekte, en azından önemsizleştirilmektedir. Ancak diğer yandan da kapitalist üretim tarzının karşısına, kooperatifler üzerine kurulu komünal ve ekolojik ekonomi modellerinin çıkartıldığını görmekteyiz. Öcalan bu şekilde, ona göre ulus devlet – sanayicilik – kapitalizmden oluşan “kapitalist moderniteye” karşıt model olarak “demokratik moderniteyi” yerleştirmektedir.

Her ne kadar PKK kendisinin ne Marksist, ne de antimarksist olduğunu ifade etse de, PKK-önderi Öcalan düşüncelerini topladığı “Savunma Yazılarında” – bizce haksız biçimde – hayli sert bir Marksizm eleştirisi yapmaktadır. Buradaki temel sorun Öcalan’ın Marksizm eleştirisinin kaynağının, PKK’nin de içinden çıktığı Türkiye sosyalist hareketinde yaygın olan kaba, dogmatik ve ekonomist, kısmen de kemalist-milliyetçi Marksizm anlayışları olmasıdır. Bu açıdan Öcalan’ın Marksizm eleştirisindeki yanlışlarının Türkiye sosyalist hareketinde yer edinen yanlış Marksizm anlayışının sonucu olduğu söylenebilir. Öcalan 20. Yüzyılın sosyalist ülkelerindeki hatalı gelişmeleri ve salt ekonomist bakış açısını haklı olarak eleştirmektedir, ama eleştirileri genelde görüntülerin yüzeyinde kalmaktan öteye gidememektedir.

Öcalan ve taraftarı olan Kürt aydınları reel sosyalizmin yenilgisini komünistlerin “devlet saplantısına” dayandırmaktadırlar. Bunu yaparken, sosyalizmin ilk denemelerinin son derece zor ekonomik koşullar altında ve iktisadi açıdan gelişmemiş-az gelişmiş ülkelerde gerçekleştirildiğini göz ardı etmektedirler. Halbuki reel sosyalizmin hatalarının, sosyalist demokrasinin bürokratikleşmesinin ve genel gelişme yanlışlarının temel maddi nedenleri burada yatmaktadır, iddia edildiği gibi komünistlerin “ulus devletçi zihniyetlerinde” değil.

Öcalan’ın “devlet, iktidar ve güç ötesinde daha fazla toplum ve daha az devletin olanaklı” olacağına ve “komünal özyönetimlerin aynı anda merkezi hükümetle beraber ve ondan bağımsız şiddet tekelini elinde tutabileceği ve böylelikle verili ulusal devlet sınırlarına dokunulmaksızın ulus devletin aşılabileceğine” dair tezlerini – nihai hedefte devletin sönümlemesini hedefleyen komünistler olarak bunlara sempati ile baksak da – sorgulamak durumdayız.

Kapitalist ulus devletlerin verili koşulları altında, şiddet tekeline dokunmadan ve egemen iktidar ve mülkiyet ilişkilerini esaslı biçimde değiştirmeden, verili devlet sınırları içerisinde “devlet dışı, komünalist, ekolojik-ahlaki özyönetim yapılarının” oluşturulabileceği ve ayakta tutulabileceği iddiası, bir illüzyondur. Kapitalist ulus devletin sınırları içerisinde, komünal ve ekolojik ekonomiyi uygulayan “devlet dışı, ekolojik-ahlaki özyönetimlerin” kapitalist ulus devletle barış içinde yan yana yaşamaları olanaksızdır. Sınıf çelişkilerinin reddedilmesi veya önemsizleştirilerek göz ardı edilmeleri, kapitalist olmayan ilişkilerin ancak kapitalizmin aşılmasıyla kurulabileceği gerçeğini değiştirmemektedir.

Öcalan’ın “demokratik özerklik” üzerine olan komünalist konsepti, genel hatlarıyla ABD’li eko-anarşist Murray Bookchin’in görüşlerine dayanmaktadır. Nitekim bu konsept ilk ciddi imtihanını Kuzey Kürdistan’da vermek zorunda kalmıştı. Anımsanacağı gibi, bizce KÖH’ni ehlileştirme ve eklemleme planı olarak yürütülen “barış sürecinde”, silahların susmasının da etkisiyle 2013-2015 arasında çeşitli düzeyde halk meclislerinin oluşması sağlanmıştı. 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının AKP-Saray-Rejimince boşa çıkartılmasının ardından yapılan “özerklik açıklamaları” bizzat Erdoğan’ın ilan ettiği “topyekûn savaşa” gerekçe gösterilmişti. Sonuçları biliniyor: Kürt kentleri yerle bir edildi, yüzlerce insan ya operasyonlarda vurularak, ya da 2016 Şubat’ında Cizre’de olduğu gibi, bodrumlarda diri diri yakılarak katledildi. Deneyimsiz ve hafif silahlı gençlerden oluşan sivil savunma birliklerinin bunu önleyebilme şansı yoktu. Yarım milyon insan yerlerinden sürüldükten ve kentlerin son kalıntıları da yok edildikten sonra, sömürge pratiği olan kayyumlar yerel idareyi ele geçirdiler. DBP’li belediyelerin kurdukları kadın evleri, kültür merkezleri, akademiler peş peşe kapatıldı. Kısacası, “devlet ve iktidar ötesinde”, ama gerçekte NATO’nun ikinci büyük ordusunun kuşatması altındaki radikal-demokratik özyönetim denemesi başarısızlıkla sonuçlandı.

Aynı konseptin Rojava’da belirli bir oranda başarılı olmasının bir nedeni, Rojava devriminin farklı emperyalist güçler ve bölge egemenlerinin aralarındaki çelişkileri ustaca kullanarak gelişmiş olmasıysa, diğer ve asıl nedeni de, Kuzey Kürdistan’dan farklı olarak, ‘düşman devlet’ Suriye rejiminin 2012’den itibaren kendisini geri çekmek zorunda kaldığı koşullar altında, adalet sistemi, asayiş güçleri, halk meclislerince üstlenilen idare ve YPG/YPJ’nin profesyonel ordu olması biçiminde “devletsel” yapıların oluşmalarıdır. Rojava’da kurulan özerk yapılar ile Kantonların farklı etnik ve dinsel grupların ortaklaşa ve doğrudan katılımı ile yasama, yargı ve yürütmeyi, ulus devlet biçiminde örgütlenmeden üstlenmiş olmaları, bu kurulu yapıların “devletsel” oldukları gerçeğini değiştirmemektedir.

21. Yüzyılda ve emperyalist-kapitalist dünya düzeninin koşulları altında, bir kapitalist ulus devlet içerisinde toplumun belirli bir kesiminin – burada ezilen Kürt ulusunun – egemen iktidar ve mülkiyet ilişkilerini kökten değiştirmeden, bu ulus devletin belirli bölgelerindeki “komünalist-ekolojik yapılardan” oluşan bir federasyonu kuramayacağının ve böylelikle ulus devleti sönümlendiremeyeceğinin tarihsel ispatına gerek yok (Zaten komünistler bu nedenle devletin ancak komünizmde sönümleneceğini ve o ana kadar bir realite kalacağını, ama sosyalizmde egemen sınıf olan proletaryanın iktidarı altında organize edileceğini savunmaktadırlar). Hiç kuşku yok ki, kapitalist ulus devlet koşulları altında da milliyetler sorununun demokratik çözümü, örneğin ezilen ulusun anadilinin kabul görmesi, ana dilde eğitim ve öğrenimin olanaklı kılınması, kültürel hakların tanınması ve geniş demokratik özerklik statüsünün verilmesiyle, olanaklıdır – eğer uğruna toplumsal mücadeleler verilir ve güçler dengesi değiştirilebilirse. Ama egemen sınıflar ulus devlete ve bürokratik-askeri devlet aparatına hakim oldukları, her türlü şiddet tekelini istedikleri biçimde kullanabildikleri müddetçe kapitalist ulus devlet ile “devlet dışı demokratik özerk yapıların” barış içinde yan yana yaşamaları olanaklı değildir. Bu Öcalan’ın sıkça tekrarladığı gibi, bir “zihniyet” sorunu değil, günümüz ulus devletlerinin sınıflı toplumlarının sıradan gerçekliğidir. İşte ne bu banal realite, ne de herşeyin belirleyicisi olan emek ve sermaye arasındaki temel çelişki, yok oldukları düşünülerek yok olmazlar.

Zihniyet değil, sınıf çıkarları

Öcalan’ın tezlerinde, ama özellikle Kürt aydınlarının bu tezlerin kuramsallaştırma çabalarında Kürt ulusal sorunu – ayn Ortadoğu’daki savaş politikaları gibi – basit bir biçimde “ulus devlet zihniyetine” indirgenmektedir. Böylelikle ulus devletlerin ortaya çıkışı ile kapitalist gelişme süreci arasındaki kopmaz bağlantı tümden göz ardı edilmekte, kimi yazılarda Türk devletine “kendi keyfine ve arzusuna göre ulus yaratıyor” biçiminde insani özellikler atfedilmektedir. Devlete insani özellikler atfedilerek, ulusal baskının kapitalizmden veya burjuvazinin sınıf çıkarlarından değil, “ulus devlet zihniyetinden” kaynaklandığı iddia edilmektedir. Benzer biçimde burjuva ideolojisi milliyetçilik de “zihniyet” sorununa indirgenmekte ve zihniyetin değiştirilmesiyle, içerisinde burjuvazi ile sömürülen sınıfların barış içinde ve çelişkisiz yan yana yaşayabilecekleri bir “ahlaki toplumun” kurulabileceği, yani özcesi bilincin varoluşu belirleyebileceği savunulmaktadır. Marx’ın “varoluş bilinci belirler” tespitinin bilimsel olarak çürütülemediği çağımızda ulus devletin ve milliyetçiliğin toplumsal, tarihsel ve sınıfsal temellerini reddederek her şeyi “zihniyet” ile açıklamaya çalışmak, bilimsel olmayan bir savunudur.

Ulusal kurtuluş hareketlerinin sınıf çelişkilerini, sınıfsal farklılıkları arka plana atmaları son derece doğal bir sonuçtur. Aynı şekilde bu hareketlerin liberal iktisadi çözümler önermeleri, coğrafi özellikler nedeniyle sadece belirli bir coğrafyada geçerli olan çıkış yollarına ağırlık vermeleri de şaşırtıcı değildir. Örneğin Rojava’da, Kuzey Suriye Kantonlarında Öcalan’ın komünalist meclis ve kooperatifsel ekonomi çözümleri uygulanmaktadır. Koşullar bu çabaları kısıtlamaktadır. Söz konusu olan 170 kooperatiften yaklaşık dört milyonluk nüfusun sadece 100 bini faydalanabilmektedir. Bununla birlikte “sürekli savaş durumu” merkezi kontrol altında tutulan ve özellikle temel gıda maddelerinin fiyatlarını sınırlayan bir ekonomi yönetimini dayatmaktadır. Gene de üretim ve tüketim kooperatiflerinin kurulması ve genişletilmesi, Kuzey Suriye Kantonları gibi gelişmemiş tarım toplumları için anlamlı ve realist çözümler olarak görülebilir.

Ancak bu çözümün sanayileşmiş toplumlara uyarlanamayacağını Kuzey Kürdistan’da görmekteyiz. Model proje olarak Kürt kadın hareketince kurulan bir kaç düzine kooperatif, geleneksel zanaatkar ve tarım üretimi ile bölgedeki yüksek işsizliğe ve sosyal sorunlara yeterince merhem olamamaktadır. Nihayetinde alternatif bir iktisadi yönelim, siyasi güvenceye sahip olmayınca “devede kulak” olmaktan ileri gidememektedir. Rojava’da, özyönetimler gene halkın elindeki asker ve polis gücüyle korunduklarından, böylesi bir siyasi güvence söz konusudur. Ama bu gerçek de, Rojava’da “daha iyi bir sosyalizmin” kurulduğunu kanıtlayamamaktadır. Kaldı ki “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu Toplum Sözleşmesi” 42. ve 43. maddelerinde özel sermaye birikimini ve özel mülkiyet hakkını “garanti” etmektedir.

Sonuç itibariyle Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederasyon, Demokratik Özerklik ve Demokratik Ulus” konseptinin, radikal-demokratik içeriğine ve kapitalist olmayan veya daha doğru bir deyimle antitekelci unsurlarına rağmen, sosyalizme alternatif bir model, “daha iyi bir sosyalizm” olmadığını tespit etmek durumundayız. Toplumsal grupların kolektif biçimde organize olmaları ve onların siyasi karar alma mekanizmalarına doğrudan katılımlarının sağlanması, demokratik bir toplum için şüphesiz yaşamsal önem taşımaktadır. Ancak üretim ilişkilerinin rolünü ve genel anlamda ekonominin yasalarını önemsizleştirerek göz ardı eden, burjuva-kapitalist özel mülkiyetin toplumsallaştırılmasını ve sömürüye yol açan koşulların ortadan kaldırılmasını öngörmeyen bir konsept, ne kapitalizm ve ulus devletin aşılması için gerçekçi önkoşulları yaratabilir, ne de sosyalizmin alternatifi olarak işlev görebilir.

Öcalan’ın görüşlerini eleştirmek, Öcalan’ın yaklaşık 20 yıldır ve çoğunlukla izole edilmiş biçimde İmralı’da tutulduğu, kitap ve yayınlara ulaşımının son derece sınırlı olduğu ve hapishane dışındaki insanlarla entelektüel etkileşim içine girmekten mahrum bırakıldığı koşullar göz önüne alındığı takdirde anlamlı olacaktır. O nedenle Öcalan’ın düşüncelerinin tarihsel doğruluğunu, günümüze uyarlanabilirliğini ve gerçekçiliğini irdeleme, tezlerinin geliştirilmesini sağlama görevi, dışarıda özgür koşullarda yaşayan taraftarlarına ve dayanışmacı eleştiride bulunanlara düşmektedir. Bu görev dogmatikleştirme, mutlaklaştırma ve yüzeyselleştirmeye izin vermeyen bir biçimde ve geniş kesimlerin katılımıyla yerine getirilmelidir.

HDK/HDP içerisinde Türkiye işçi sınıfının devrimci güçleri ile Öcalan taraftarlarının ortak mücadeleyi örmeleri, aynı şekilde çeşitli komünist kümelerin Rojava savunmasına katılmaları, karşılıklı görüş alış-verişi için uygun koşulları yaratmıştır. Özellikle devrimci güçler KÖH’nin örgütlenme deneyimlerinden ve mücadeledeki reel kazanımlarından öğrenmekten çekinmemelidirler. Karşılıklı olarak birbirinden öğrenmek, gerek devrimci güçleri, gerekse de KÖH’ni, sosyal mücadelelerin birbirlerinden kopukluğunu, kültüralist ve örgütsel egoizm yaklaşımlarının yol açtığı bölünmeleri nihayet aşabilecek bir konuma getirebilir. Kimliklerin, sömürülenler olarak ve ezilmelerine yol açan özgün durumlarının özellikle dikkate alınarak aynı çatı altında ortaklaşmaları, kimlikçi mantık ile tekil çıkarların arka plana itilmesi, bu konuma ulaşmanın anahtarı olabilir.

Türkiye işçi sınıfının devrimci güçlerine düşen özel görev ise, Türkiye solunun kimi kesimlerinde yaygın olan Kemalizm ile sosyal şovenizmi aşmak, Türkiye işçi sınıfının muhafazakar kesimlerine ulaşan köprüyü inşa etmek için, farklı direniş odakları arasındaki bağlantıyı kurmak ve sosyal mücadeleler alanında birleşik cephe taktiklerini uygulamaktır. Açık faşist diktatörlük inşasının hız kazandığı böylesi dönemlerde devrimcilere düşen, hem emek sorununu mücadelelerinin merkezine yerleştirmek, hem de ayrımcılık, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi diğer ezilme biçimlerine karşı amansız mücadele vermektir. Radikal demokratik talepleri yadsımadan sosyal ve ekonomik talepleri birbirleri ile bağlantılı hale getirmesi gereken devrimci güçler, verili güç dengelerini işçi sınıfı lehine değiştirmek ve sosyalizm mücadelesine ivme katmak için, milliyetler sorununun eşit, barışçıl ve adil çözümüne, demokrasinin ve burjuva demokratik hak ve hürriyetlerin yeniden tesis edilmesine katkı sağlamakla yükümlüdürler. Bugüne kadarki gelişmeler, hem Türkiye işçi sınıfının devrimci güçlerinin, hem de Öcalan önderliğindeki Kürt Özgürlük Hareketinin gerekli olan cesareti, deneyimi ve basireti gösterebileceklerine işaret etmektedir. Eleştirilerimiz, bu umudumuza dayanmaktadır.

* * *