New-START sonrası olasılıklar

Süreç çok kutuplu nükleer güçler dünyasına doğru mu ilerliyor?

13 Şubat 2026

ABD ve Rusya Federasyonu arasında 2010 yılında Prag’da imzalanan “New-START – Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması’nın” süresi 5 Şubat 2026’da doldu. Her ne kadar antlaşmanın uzatılması yönünde bazı görüşmeler sürüyor olsa da ABD’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ni (ÇHC) antlaşmanın tarafı yapma ısrarı, yenilenmeyi sürüncemeye sokuyor. Zaten dünya çapında ihtilafların karmaşıklaşması, vekalet savaşlarının yaygınlaşması ve Almanya başta olmak üzere Avrupalı emperyalist güçlerin aşırı silahlanmaya ağırlık vermesiyle oluşan nükleer savaş tehlikesi, New-START-Antlaşması’nın sona ermesiyle daha da büyümüş oldu.

Britanya ve Fransa’nın ellerinde tuttukları “nihai vuruş” silahları, Hindistan, Pakistan ve Demokratik Kore Cumhuriyeti’nin sahip oldukları nükleer bombalar ve İsrail’in uluslararası kuralları ezerek edindiği nükleer cephanesi ile ABD, Rusya ve ÇHC’nin sahip oldukları nükleer başlıkları düşünürsek, olası bir nükleer savaşta dünyayı birkaç kez yok edilebilecek bir cephane ile karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz. Kaldı ki sadece ABD, Rusya ve ÇHC’nin nükleer cephaneleri yok oluş için yeterli olacak. Merkezi Stockholm’de olan Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI’nin verilerine göre, 2025 yılı itibariyle ABD 5.177, Rusya 5.459 ve ÇHC 600 civarında nükleer savaş başlığına sahipler. Tek başına bu sayılar tehlikenin ne denli büyük olduğunu kanıtlamaya yetiyor.

START III adıyla da anılan New-START-Antlaşması’nın sona ermesi üzerine, olası bir nükleer savaşın ilk vuruş coğrafyası olması beklenen Avrupa’da burjuva medyasında “şiddetin mimarisine karşı kendi nükleer cephanemize sahip olmalıyız” yorumları yapılıyor. “Nükleer çılgınlığa bir adım daha…” başlıklı makalemizde Alman tekelci burjuvazisinin Avrupa’nın diğer egemen sınıflarıyla nükleer cehennem yolunda ilerlemeye ne denli kararlı olduklarını anlatmıştık. Şimdi ise 5 Şubat’ın ardından bu adımlar daha ısrarlı biçimde atılacak gibi görünüyor.

Görünen köy kılavuz istemez

Aslına bakılırsa “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” misalinde olduğu gibi, 5 Şubat Perşembe günü antlaşma süresinin yenilenmeyeceği çok önceleri belliydi. Yani silahlanma kontrolünü bitiren Trump yönetimi değil, Joe Biden yönetimi oldu. Biden yönetiminin böylesi bir adım atmasının ardında kanımızca iki temel neden yatmaktadır.

Birincisi jeopolitik faktörlerdir: Öncelikle Biden yönetiminin ÇHC’ne karşı sert düşmanlığa ve Rusya’ya karşı da doğrudan bir çatışma rotasına geçtiği dönemde ÇHC’nin stratejik genişlemesidir. Bununla birlikte, nükleer cephaneleri o zamanlar yürürlükte olan silahlanma kontrolü kapsamında dikkate alınmayan Britanya ve Fransa’nın Rusya ile ciddi bir gerginlik sürecine girmeleridir. Dahası ABD-Rusya-ÇHC veya ÇHC-Hindistan-Pakistan gibi karmaşık üçgen ilişkilerinin söz konusu olmasıdır.

İkinci temel neden olarak teknolojik faktörleri sayabiliriz: Bir kere stratejik işlevler yerine getiren hassas konvansiyonel silahların geliştirilmiş olması hesaplamaları temelden değiştirmektedir. Ayrıca ABD’nin Füze Savunma Sistemlerini Sınırlama Antlaşması’ndan çekilerek, bu teknolojileri mütemadiyen geliştirmesi, dengeyi bozmuştur. Tüm bunların üstüne yeni savaş alanları göze batmaktadır. Örneğin siber silahlar ve uzaya silah sistemleri yerleştirme planları eski kontrol mekanizmalarının kapsamı dışındadır. O açıdan eski ikili ve tamamen sayısal olan sınırlama formülü stratejik taşıyıcı sistemler ve savaş başlıkları için yetersiz kalmaktadır.

Kaldı ki ABD emperyalizmi açısından Rusya ile olan ilişkiler, Soğuk Savaş yıllarındaki merkezi önemini bugün artık taşımamaktadır. Soğuk Savaş sonrası Rusya ile olan ilişkilerini asimetrik biçimde yürüten ABD, Rusya’yı kendisine eşit bir rakip olarak görmekten vazgeçerek, Rusya’ya karşı olan yükümlülüklerini bir yük olarak algılamaya başladı. Elbette bu gelişme, yani yavaş ilerleyen erozyon süreci birkaç aşamada gerçekleşti.

İlk adım 2002’de George W. Bush yönetimi tarafından Füze Savunma Sistemleri hakkındaki ABM-Antlaşması’ndan çekilerek atıldı. Bunu sonraları, 2019’da iktidardaki Trump yönetimi orta ve kısa menzilli füzelerin sınırlandırılmasına yönelik INF Antlaşması’ndan çekilmesi izledi. Hemen ardından da ABD “Open Skies [Açık Semalar] Antlaşması’ndan çekildi. Nitekim 2021’de New-START-Antlaşması beş yıl daha uzatılırken, Biden yönetimi Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’ya saldırmasını gerekçe göstererek, antlaşmaya katılımını askıya almaya zorladı. Rusya Devlet Başkanı Wladimir Putin’in 2025 sonbaharında süresi 2026 Şubat’ında dolacak olan New-START-Antlaşması’nın kısıtlamalarını en az bir yıl daha sürdürme önerisi Trump yönetimince reddedildi.

Nihayetinde 1972’den bu yana stratejik nükleer silahlar alanında ilk kez hiçbir sözleşmeye dayalı kısıtlamanın kalmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Tabii ki bu kaçınılmaz olarak bir nükleer savaşın hemen eşiğinde olduğumuz anlamına gelmiyor. Ancak herhangi bir sözleşmeye dayalı kısıtlamanın, sözleşme gibi bir kılavuzun olmaması stratejik belirsizlik yaratmakta, karşılıklı güvensizliği körüklemekte ve hatta nükleer silahların yenilenmesi, geliştirilmesi ve çoğaltılmasını büyük ölçüde hızlandırmaktadır. Bunun ötesinde çok kutuplu ve karmaşık üçgen ilişkilerinin geliştiği dünya üzerindeki hakimiyet mücadelesi, ek ve hesaplanması zor riskler barındırmaktadır.

Rusya’yı zorlamanın olası sonuçları

Görüldüğü kadarıyla Trump yönetimi Ulusal Güvenlik Stratejisinde öngörüldüğü gibi, ulusal füze savunmasını [»Golden Dome«] yenilemektedir. Bu adım ise Rusya’nın caydırıcılık politikası çerçevesinde böylesi savunma “şemsiyelerini” aşabilecek sistemler geliştirmeye itmektedir. Strateji analistleri Rusya’nın “karşılıklı yok oluş garantisi” ile stratejik istikrarı korumak için, bir tarafta balistik savunmayı teknik açıdan etkisiz bırakacak yeni teknolojiler geliştirdiğini, diğer taraftan ise her türlü savunmayı aciz bırakacak yoğunlukta kıtalararası balistik füze ve denizaltılardan fırlatılacak füze sistemlerinin sayısını artırmakta olduğunu bildiriyorlar. Nihayetinde bu adımlar ABD’nin tek yanlı olarak ABM-Antlaşması’ndan çekilmesine Rusya’nın göstermek zorunda kaldığı reaksiyon anlamına geldiğini belirtiyorlar.

Barış araştırmalarına yoğunlaşan kuruluşlar bu bağlamda Kuzey Kutbundaki gelişmelere de dikkat çekiyorlar. Çünkü kutup bölgesi Rusya açısından giderek yaşamsal önem kazanıyor. Bir kere burada balistik füze fırlatabilen denizaltıların ana üssü, Novaya Zemlya nükleer test alanı ve stratejik hava üsleri bulunmaktadır. Ayrıca, neredeyse tüm kıtalararası füzelerin uçuş rotası kutup bölgesi üzerinden geçmektedir. Zaten NATO uzun zamandır Rusya’nın kutup bölgesindeki üslerini olası bir savaşın doğrudan hedefi ilan etmiştir.

NATO’nun 10 Şubat 2026’da başlattığı “Arctic Sentry” [Kuzey Kutbu Muhafızı] misyonuyla bu bölgedeki askeri varlığını artırması, Rusya tarafından açık bir tehdit olarak algılanmaktadır. NATO’nun Avrupa başkomutanı ABD’li General Gynkewich, misyonun temel hedefinin NATO güçleriyle kutup bölgesinin güvenliğini (!) sağlamak ve Rusya ile ÇHC’ne karşı caydırıcılığı artırmak olduğunu söylerken, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Batılı ülkeler bölgedeki askeri varlıklarını artırırlarsa, Rusya da buna askeri-teknik olarak reaksiyon gösterecektir” yanıtını veriyordu.

Gerginliği artıran başka bir adım da bilhassa Alman siyasetçilerinin son zamanlarda Kaliningrad’ı Rusya karşıtı söylemlerine konu etmeleridir. Rusya’nın Litvanya ve Polonya arasında kalan bir anklavı olan Kaliningrad bölgesi, jeopolitik açıdan zor savunulabilecek, dolayısıyla “yumuşak karın” olarak nitelendirilebilecek bir konumdadır. Tam da bu nedenle NATO’nun Kaliningrad’ı ablukaya alması veya buradaki askeri tesislere saldırması durumunda Rusya’nın nükleer silahlarını kullanması bir ihtimalden ziyade kaçınılmaz hale gelecektir. O nedenle Avrupa’daki NATO üyelerinin Ukrayna savaşına daha çok angaje olmaları, Rusya’nın şimdiye kadar olduğundan daha sert reaksiyon göstermesine yol açabilir, ki Berlin, Varşova veya Stockholm’ü kısa sürede vurabilecek füzeler sadece Kaliningrad’da konuşlandırılmış değillerdir. Gerginliğin geri dönülemez sınırını aşması durumunda, halihazırda ABD’nin orta menzilli füzelerini topraklarına konuşlandırmaya hazırlanan Almanya’nın önleyici darbelerin birincil hedefi olması söz konusudur.

5. Maddenin garantisi var mı?

Kuzey Atlantik Sözleşmesi olarak anılan NATO-Sözleşmesi’nin 5. Maddesi ittifakın kolektif savunmasının temel hükmüdür. Bu madde uyarınca NATO’nun herhangi bir üyesine yönelik saldırı tüm üyelere yönelik saldırı olarak tanımlanmakta ve NATO üyelerini “İttifak bölgesinin güvenliğini tesis etmek için silahlı güç kullanımı da dahil olmak üzere bireysel ve ortak yardımda bulunmaya yükümlü” kılmaktadır. NATO tarihinde 5. Maddeye başvuru sadece bir kez, 11 Eylül 2001 saldırısından sonra 12 Eylül’de ABD tarafından yapıldı. Başka da bir örneği yok. Ancak Trump yönetiminin güncel politikaları göz önüne alındığında, ABD’nin “beyin ölümü gerçekleşen” [Emmanuel Macron] NATO veya herhangi bir Alman kenti için Chicago veya New York’u kurban etmesi pek olası gözükmüyor.

Aslına bakılırsa ABD uzun zamandır Avrupa Birliği ve Rusya’nın yakınlaşmalarını engellemek ve karşı karşıya getirmek için elinden geleni yapmaktaydı. Anımsanacağı gibi, 2002 yılında Putin Federal Parlamentoda yaptığı bir konuşmada Avrupa’ya “Atlantik’ten Wladiwostok’a kadar” Avrupa ve Rusya’yı içerecek “ortak ekonomi bölgesi” teklifini yapmıştı. Bu ise ABD açısından gayri safi hasılası yüksek, aynı zamanda enerji ve hammadde kaynaklarına sahip güçlü bir rakibin oluşması anlamına gelecekti. Avrupalı siyasetçilerin öngörüsüzlüğü, ABD’nin Avrupa’daki “Truva atlarının” engellemesi ve ABD yönetimlerinin hibrid savaş taktikleri sayesinde bu gerçekleşmedi.

Nihayetinde NATO ve Rusya arasında doğrudan bir çatışma çıkması halinde Almanya Rus füzelerinin öncelikli hedefi olacaktır. Almanya için üzücü gerçek, bu durumda kimsenin onlar için mücadele etmeyeceği gibi, kimsenin de Almanya için göz yaşı dökmeyecek olmasıdır. Ancak Alman tekelci burjuvazi halihazırda öylesine hırslanmıştır ki, asıl meselenin sadece güvenlik değil, ülkenin var olmaya devam etmesi olduğunu görebilecek soğukkanlılığı gösterememektedir. Tam aksine, bugünlerde Münih Güvenlik Konferansı’nda olduğu gibi, Rusya’ya karşı Avrupa halklarını kışkırtmaktan geri durmamaktadır.

Pekin faktörü

Almanya ve dolayısıyla Avrupa Birliği açısından durum böyleyken, ABD’nin gelecekteki silahsızlanma veya nükleer silahları sınırlandırma antlaşmalarına ÇHC’nin dahil edilmesindeki ısrarının ardında ne yatıyor sorusu yanıtlanmalı. Kanımızca burada belirleyici olan ABD’nin asıl ve en büyük rakip olarak ÇHC’ni görmesidir, ki Obama döneminde, yani 2011’de alınan kararla Hint-Pasifik bölgesinin öncelikli stratejik hedef haline getirilmesinin nedeni de budur. Bugünden geriye dönüp ABD emperyalizminin 2011’den bu yana izlediği politikalara baktığımızda, atılan her adımın bu öncelikli stratejik hedefe uygun olarak atıldığını görebiliriz. Ancak ABD nükleer silahların sınırlandırılması antlaşmalarına ÇHC’ni katarak ÇHC’nin nükleer cephanesinin daha fazla büyümemesini sağlamak isterken, ÇHC’nin böylesi antlaşma veya sözleşmelerin tarafı olmak istemediğini de görmekteyiz.

Kanımızca ÇHC her ne kadar BM Şartını ve uluslararası hukuku önemseyen ve karşılıklı iyi ilişkilere dayanan bir dış politika izliyor olsa da henüz böylesi bir antlaşmanın tarafı olmaya hazır değil. ÇHC’nin stratejisini öncelikli olarak ABD ile askeri-stratejik eşitliği sağlama çabası biçiminde okumak doğru olacaktır. Muhtemelen ÇHC ancak böylesi bir denge sağlandığında ABD ile eşit şartlarda müzakereye hazır olacaktır.

Sonuç itibariyle öngörülebilir bir gelecekte dünyanın önde gelen üç askeri gücü ABD, Rusya ve ÇHC nükleer potansiyellerini kararlı bir biçimde modernize edecek ve genişleteceklerdir.  Aynı şey diğer nükleer güçler için de geçerlidir. Çok kutuplu dünya artık çok kutuplu nükleer güçler dünyası olmak üzeredir.

Şüphesiz bu gelişmenin kaybedenleri dünya çapında halklar ve çalışan sınıflar olacağı kadar, Avrupa’nın egemen sınıfları olacaktır. Mamafih 1914 öncesinde olduğu gibi, bugün Avrupa’da “uyurgezerler” hakimdir. Ve bu “uyurgezerler” meşum bir korku ticareti sürdürmektedirler. Kendilerinin dahi inanmadıkları “Rus işgali” hayaliyle Avrupa çoğunluk toplumlarını korku toplumlarına dönüştürerek, militarist dönüşüme ivme ve meşruiyet kazandırmaya çabalamaktadırlar. İşin kötüsü Avrupa’daki egemen sınıflar gerçek bir savaşa ve sonuçlarına karşı sağlıklı bir realizm geliştirememişlerken, Avrupa toplumsal ve siyasi solunun basiretsizliği de bu gelişmeye katkı sunmaktadır. Parlamenter demokrasi hülyasına kapılmış ve burjuva parlamentolarının nimetlerinden faydalanan reformistleri uyarmak ve rüyalarından uyandırmak, silahlanmaya ve nükleer çılgınlığa karşı toplumsal direnişi örgütlemek, – bunu yapmak istemelerinden bağımsız – başta komünistler olmak üzere çalışan sınıfların görevidir.  Aksi takdirde tatlı rüyalar karabasana dönüşecek, yaşanabilecek bir dünya kalmayacaktır.