Transatlantik yarık büyüyor mu?

Münih Güvenlik (!) Konferansının gösterdikleri

Geleneksel olarak düzenlenen ve bu yıl 13 Şubat’ta Münih’te başlayan konferans sona erdi, ama yankıları uzun süre devam edecek gibi görünüyor. Aslına bakılırsa 60’a yakın devlet ve hükümet başkanının, yüzlerce bakanın, daha fazla silah tekeli temsilcisi ve gazetecinin katıldığı konferans artık herkesin kabul ettiği gerçeği teyit etti: 1945 sonrası kurulan düzen tarih oldu! Açılış konuşmalarından birisini yapan Şansölye Merz ABD ve Avrupa arasındaki çatlakların genişlediğini ve “derin bir yarık oluştuğunu”söyleyerek konuşmasına başlamıştı. Merz, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçen yıl Avrupalılara yönelttiği sert eleştirilere gecikmeli yanıt verdiği konuşmasında hem ABD’yi “yalnız hareket yanlış olur” diyerek uyardı hem de transatlantik ortaklığın yeni bir seviyeye çıkartılması gerektiğini savundu.

Merz’in ve diğer Avrupalı siyasetçilerin konuşmalarını ve olası sonuçlarını irdelemeden önce kısaca konferansın ne olduğuna değinmeliyiz. 1963’te ilk kez “Uluslararası Savunma Bilgileri Toplantısı” adı altında faşist Alman “Wehrmacht” subayı Ewald-Heinrich von Kleist’ın girişimiyle bir araya geldi. İlk toplantıya, aralarında Helmut Schmidt ve Henry Kissinger’in bulunduğu sadece 60 kişi davetliydi. 2011’e kadar kamu yararlı dernek olarak tescil edilen “Munich Security Conference” (MSC) 2011’de güya kamu yararlı limitet şirket olarak tescil edilerek, dünya çapında silah tekellerini, ordu temsilcilerini, hükümetleri ve medyayı dış, “güvenlik” ve savuna politikaları alanlarında bir araya getiren en büyük konferans haline getirildi. Kamuya açık toplantılarda emperyalist stratejiler “barış ve demokrasi adımları” olarak lanse edilirlerken, kamuya kapalı toplantılarda hükümetler ve silah tekelleri arasında parlamenter kontrolden ve kamuoyu gözlerinden uzak asıl karar mekanizmaları işletilmektedir. MSC her ne kadar “hükümetlerden bağımsız” ve kamu yararlıymış gibi gösterilse de Federal Hükümet ve Federal Bakanlıklardan, Federal Ordudan, Bavyera Eyalet Hükümetinden ve Münih kent yönetiminden her yıl milyonlarca Euro’luk hibeler almaktadır. Ve tabii ki tekellerden de: MSC’nin bağışçıları arasında Siemens Energy, Allianz SE, BMW gibi tekellerin yanı sıra Hensoldt ve Krauss-Maffei Wegmann benzeri silah tekelleri ve Bill & Melinda Gates Vakfı, Alman Sanayisi Federal Birliği BDI, Welcome Trust ve Robert Bosch Vakfı gibi “sivil” kuruluşlar yer almakta. MSC kamu yararlı şirket olmasının haricinde bir de “Münih Güvenlik Konferansı Vakfına” sahip. Vakıf başkanı Wolfgang Ischinger kendi şirketinin sermayesini vakfa koyarken, Federal Hükümet 2 milyon, Bavyera eyaleti ise 1 milyon Euro katkıda bulundular. MSC’nin ayrıca çok sayıda “tanınmış şahsiyetin” üyesi olduğu bir Danışma Kurulu var. Kurulun eş başkanlıklarını Deutsche Bank ve Bayer tekellerinin temsilcisi Paul Achtleitner ile Kanada eski Maliye Bakanı Chrystia Freeland yapıyorlar. MSC’nin stratejik yönelimini belirleyen Danışma Kurulunun üyelerine bakıldığında, ki internette aralarında kimler olduğu görülebilir, transatlantikçilerin siyasi yönelimlerini senkronize ettikleri ve dışarıya kapalı bir “uyumlulaştırma odası” anlamında düşünülebilir olanın sınırlarının genişletildiği, emperyalist yayılmacılık stratejilerinin yeniden üretilip, pekiştirildiği bir mekan olduğu tespit edilebilir.

Alman emperyalizminin rolü

Gerek Merz’in ve Federal Savunma Bakanı Boris Pistorius’un gerekse de diğer Alman ve Avrupalı siyasetçilerinin konuşmalarında Trump yönetimine yönelik eleştiriler ve hayıflanmalar ön plandaydı. Avrupa’nın kendisini ABD’ye olan bağımlılıktan kurtarması ve “yeni bir transatlantik ittifak kurulması” gerektiğini söyleyen Merz, Avrupa’nın “NATO’nun kendi kendisini taşıyan güçlü bir sütunu haline gelmesinin ve nükleer caydırıcılıkta daha büyük rol oynamasının zorunluluğunu”vurgulayarak konferans rotasını çizmiş oldu. Merz uluslararası durumun “güç politikalarınca belirlendiğini” ve “dünyanın güçlü bir önderliğe ihtiyacı olduğunu” belirterek, diğer Avrupa ülkelerine Almanya’nın “ortaklık ve kurallar temelinde liderlik edebileceği”teklifini sundu.

MSC başkanı Ischinger de Merz’in çizdiği rotaya sadık kalarak “dünyanın Almanya’dan büyük beklentileri olduğunu”söyleyerek, Avrupa’nın dünya çapındaki “devasa meydan okumalara AB üyesi ülkelerin ulusal dış politika izlemekten ziyade, Almanya’nın öncülüğü altında daha fazla sorumluluk üstlenerek yanıt vermesi gerektiğini” vurguladı. Ischinger ayrıca stratejik sorulara “tek sesle ortak yanıt verilmediği takdirde ABD, Rusya ve Çin’in bölücü hamlelerine şaşırmamalıyız” uyarısını yapıp, “ulusal nükleer silahlanma yerine Avrupa’nın verili nükleer caydırıcılık yapılarına entegre edilmesi gerektiğini” savundu. Adam ne de olsa eski diplomat ve Almanya’nın nükleer silahlardan feragat ettiği antlaşmaların hala yürürlükte olduğunu çok iyi biliyor.

Ancak ne Merz, ne Ischinger ne de diğer Alman siyasetçiler bu “entegrasyonun” nasıl gerçekleşebileceği ve Almanya’da konuşlanan nükleer silahlar ile konuşlandırılmak üzere olan orta menzilli ABD füzeleri üzerinde karar hakları olmadığı konusunda tek laf etmediler. Etmediler değil, edemediler, çünkü ABD’nin halihazırda Almanya’da yaklaşık 39 bin ordu personeliyle 40’tan fazla üssü bulunmaktadır – Almanya, ABD için 1945’ten, ama bilhassa 1990’dan bu yana dünya çapındaki askeri operasyonlarının lojistik merkezi ve başta Ramstein Hava Üssü olmak üzere, en önemli savaş destek merkezidir. Durum böyle olunca, Merz ve diğerlerinin “stratejik otonomi” veya “bağımsızlaşma” gibi söylemlerinin siyasi retorikten öteye gidemediği burjuva medyasında bile itiraf ediliyor. Maddi gerçekler Avrupa’nın ABD’ye olan yapısal bağımlılığının derinleştiğini gösteriyor.

Alman emperyalizmi bu yapısal bağımlılığın şu an için kalıcı olduğunun farkında. O nedenle bu bağımlılık çerçevesinde “NATO’nun Avrupalılaştırılması” ve “Avrupa nükleer şemsiyesinin oluşturulması” talepleriyle verili koşullar altında olabildiğince otonom hareket etme olanağına kavuşmayı hedefliyor. Federal Orduyu “en kısa zamanda Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusu” (Merz) haline getirmek isteyen Almanya’nın diğer Avrupa ülkelerini militarist dönüşümlerini hızlandırmaya iterek, yapısal bağımlılığı azaltan değil, büyüten bir rol üstlendiğini söyleyebiliriz.

Trump yönetiminin hedefleri

Trump yönetiminin, Almanya ve diğer Avrupalı müttefiklerine yönelik olarak ifade ettiği eleştirilere rağmen, Almanya’nın üstlendiği rolden hoşnut olduğunu da belirtmeliyiz. ABD’li ve Avrupalı siyasetçilerin burjuva medyası üzerinden yürüttükleri “söz düelloları” yanıltıcı olmamalı, çünkü konferansta da görüldüğü gibi, ABD egemenliği altındaki transatlantik ittifak henüz çözülmüş değil – sadece sorumluluk paylaşımında bazı değişiklikler söz konusudur.

Aslına bakılırsa ABD emperyalizmi bu sorumluluk paylaşımından Avrupa’nın eşit düzeyde ortak olmaktan ziyade, işlevsel rolü olan yardımcı birlik haline getirilmesini anladığı kanısındayız. Asıl ağırlığını Hint-Pasifik bölgesine, dolayısıyla ÇHC’ne karşı atacağı stratejik adımlara vermek isteyen ABD Avrupa’ya güvenli bir arka cephe olarak gereksinim duymaktadır. Bu noktada ABD ve Almanya’nın hedeflerinin örtüştüğünü görebiliriz: ABD kaynaklarını Avrupa’dan ziyade geleceğin muharebe meydanı olarak gördüğü Hint-Pasifik bölgesine kaydırmak isterken, Almanya Avrupa’nın Rusya ile konvansiyonel bir çatışmayı yürütebilecek kadar “güçlü” olmasını istemektedir. ABD ve Almanya uzmanlaşma yöntemi olarak “yük paylaşımı”, silahlanma için daha fazla harcama yapma ve Avrupa’nın daha fazla “sorumluluk” üstlenmesi konusunda görüş birliğindedirler. Ancak ayrıştıkları nokta Avrupa’nın elde edeceği yeni yetenekler “gücünün” stratejik bağımsızlığa dönüşmesi konusudur. Bununla birlikte iki taraf da NATO komuta yapıları, ABD komutası altındaki birlikler, ABD silah sistemleri ve gizli servisleri sayesinde belirleyici rolün ABD’de olduğunun bilincindedirler.

Trump yönetiminin konferansta Avrupalı müttefiklerine verdiği mesaj çok netti: Kaslarınızı güçlendirebilirsiniz, hatta güçlendirmelisiniz de – ama sinir sistemi ve beyin Washington’dadır! Başka bir deyişle: Avrupa’nın “stratejik otonomisi” bir egemenlik simülasyonundan ibarettir. Yani ABD Avrupa’ya etkileyici askeri yeteneklere sahip olabilirsiniz, ancak bu kendi stratejik yöneliminizi belirleme kapasitesine de sahip olacaksınız anlamına gelmemektedir demiştir. Nihayetinde Avrupa’ya, ABD’nin gerçek askeri gücünü Hint-Pasifik bölgesine kaydırabilmesi için pozisyonunu koruyan ve maliyetleri üstlenen bir tampon görevi verilmektedir. Alman siyasetçileri ve burjuva medyası ise Avrupa’nın “kendi güç kaynaklarına kapsamlı yatırımlar yapması” gerektiğini savunarak ve “stratejik otonomi” söylemiyle işlevsel iş bölümü dilini kullanarak, ABD’ye olan yapısal bağımlılığı güçlendirmektedirler.

Münih’teki konferans ABD’nin Avrupa’daki güvenlik (!) stratejisinin ardında yatan yalın ekonomik mantığı da ortaya çıkarmıştır: ABD üretir ve satar, Avrupa öder, Ukraynalılar savaşır! Reel sayılar bu gerçeği çarpıcı bir biçimde kanıtlamaktadır: Avrupa’daki NATO üyeleri 2022 ve 2024 yılları arasında silahlanma bütçelerinin yüzde 51’ini ABD sistemleri satın almak için harcadılar. Bu rakam, 2020-2022 yıllarında yapılan harcamalardan üç kat daha fazladır ve 2024-2026 yıllarında daha da fazlalaşacaktır. Silah tedariklerini büyük ölçüde, başta ABD olmak üzere üçüncü ülkelerden yapan Almanya ve Avrupalı NATO üyeleri kendi silah sanayilerini güçlendirmek için büyük bütçeler ayırıyorlar. Avrupa’nın militarist dönüşümünün ardında yatan neden budur. Bunun içinse yok oluş tehlikesi dahil, her şeyi göz almaktadırlar. Bu da konferansın gösterdiği bir diğer gerçektir.

Sonuç itibariyle konferans Batılı emperyalist güçlerin, aralarında keskinleşen tüm çelişkilere rağmen, dünyanın paylaşım mücadelesinde daha da saldırganlaşmada kararlı olduklarını göstermiştir. Dahası, Avrupalı emperyalist güçler jeopolitik hırslarının sosyal maliyetini de açıkça dile getirmektedirler. Konferansta konuşan Avrupalı siyasetçiler defalarca kamu kaynaklarının silahlanmaya aktarılması için sosyal giderlerin kısıtlanması, işçilerin ve halkın “askeri dayanıklılık” için fedakarlık göstermeleri ve sosyal devletin savunmaya (!) feda edilmesi gerektiğini olağanüstü bir açık sözlülükle ifade ettiler. Öyle ya, sınıf mücadelesi yerine sosyal partnerliği tercih edip, silahlanmanın istihdam yaratacağını propaganda eden, emperyalist yayılmacılığın nimetlerinden faydalanan ve parlamenter kretenizm batağına saplanmış Avrupa toplumsal ve siyasi solu sayesinde “Abdurrahman Çelebi” olmak pek zor iş değil.

Konferansta tek umut verici konuşma ÇHC Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin tebliği oldu. Ülkesinin istikrar sağlayıcı bir güç olduğunu söyleyen Wang Yi, Birleşmiş Milletlerin güçlendirilmesini talep etti ve ÇHC’nin “Küresel Yönetişim Girişimini” alternatif model olarak tanıttı. Konferans öncesi yayımlanan MSC Raporu, Batı toplumlarının giderek daha kötümser olurlarken, “küresel Güneyde” yaşayanların geleceğe daha iyimser baktıklarını tespit etmişti. Bu oranın ÇHC’nde yüzde 80’i aştığı düşünülürse, emperyalist saldırganlığın neden arttığı daha iyi anlaşılır.