İran’a yönelik saldırı savaşının olası gidişatı üzerine
ABD ve İsrail’in İran’ yönelik saldırı savaşı ve kullandıkları yöntemler ile İran savunması Avrupa’daki kafa karışıklığını derinleştiriyor. Egemen siyasete eklemlenmiş aydınlar (!) ve gazeteciler her geçen gün bu savaşı kutsayan argümanlar bulmakta zorlanırlarken, kimi aydınlar ve İran uzmanı olan bilim insanları uyarı üzerine uyarı yayımlıyorlar. Sadece barış hareketine yakın internet sayfalarında değil, kimi burjuva medyasında da ABD ve İsrail’in saldırı savaşına yönelik eleştirel yazılar yayınlanmaya başladı. Nihayet saldırı savaşının uluslararası hukuka aykırılığı ve dünya ekonomisine olan olumsuz etkileri Avrupa’daki burjuva medyasında da görülüyor – her ne kadar yapılan itirazlar ve uyarılar henüz cılız çıkıyor olsalar da.
Özellikle İran’ı yakından tanıyan bir uzman olarak ünlenen İsviçreli bilim insanı Patrick Ringgenberg’in yazdıklarını gözden geçirmek gerekiyor. Ama önce Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin ABD’nin İran’a saldırısıyla “askeri gücünü ekonomik olarak değerlendirme çabası” hakkındaki iddiasına bir bakmalıyız. Piketty, Le Monde gazetesindeki yazısında “ABD’nin İran’a yönelik savaştaki militarist adımları korkunç bir zayıflık itirafı” olarak değerlendiriyor ve dünyanın en büyük ordusuna sahip olunması gerçeğini “finansal açıdan kârlı hale getirmek ve ülkenin gergin mali durumunu jeopolitik güç politikasıyla iyileştirme girişimi” olarak görüyor.
Hangi kârlar, hangi sermaye fraksiyonlarına?
Sahiden de ABD Başkanı Trump’ın son günlerde yaptığı açıklamalara bakarsak, ABD’nin askeri gücünü ekonomik avantajlar elde etmek için bir araç olarak kullanan Trump yönetiminin, ABD’li tekellerin kaynaklara engelsiz erişiminin sağlanması koşuluyla her rejimle “Deal yapmaya”, yani anlaşmaya hazır olduğunu görebiliriz. Piketty, “ABD’nin İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma yeteneğini askeri saldırılarla zayıflatmayı ve böylelikle enerji fiyatlarındaki risk primini azaltarak ekonomik fayda sağlamayı”hedeflediğini belirtiyor. Ekonomik faydayı ise “istikrarlı doğal gaz ve petrol fiyatları, enflasyon ve faiz baskısının azaltılması ve konjonktürün canlandırılması” olarak tanımlıyor.
Diğer taraftan baktığımızda ise, artan enerji fiyatlarının ABD sermayesinin bazı fraksiyonları, özellikle de petrol tekelleri, petrol tekellerine hizmet veren şirketler ve likit doğal gaz sektörü için yeni kâr olanakları anlamına geldiğini görebiliriz. Ayrıca gerek merkezi devlet gerekse de eyaletler likit doğal gaz ve petrol üretiminden alınan vergilerden faydalanacaktır. Bununla birlikte savaş halinin devam etmesi silah ve mühimmat talebini artırmakta, ABD’nin müttefik ülkelere silah, mühimmat, hava savunma sistemleri ve füzeler satma olanağını sağlamaktadır. Savaş halinin devamından ve enerji fiyatlarının artmasından olumsuz etkilenen sermaye fraksiyonları ise halkın satın alma gücüne, yani yurtiçi konjonktüre bağımlı olan tekellerdir, ama halihazırda onların borusu ötmemektedir.
Piketty haklı olarak “Trump savaş sarmalı sayesinde ABD ekonomisini düzeltmek istiyor” tezini öne sürüyor, ancak çıkardığı sonuç pek gerçekçi değil. Piketty, “ABD belki şimdi belki ileride küresel Güneyin iktisadi adalet ve iklim koruması talepleri karşısında tarihsel sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacak” diye yazarak, mezarlıkta ıslık çalmaya benzer bir arzuyu ifade ediyor. Ama her sol liberalin yaptığı gibi, ne kapitalist gelişme sürecinin yapısal zorunluluklarını ne de emperyalist yayılmacılığın “vicdanlara yapılan çağrılarla” değişmeyeceği gerçeğini dikkate almıyor. Kapitalist-emperyalist dünya gerçekliğinin tarihsel olarak emperyalist güçlerin sadece ve sadece sermaye çıkarlarına göre hareket ettiklerini kanıtlamasına rağmen. Antiemperyalizmi ve kapitalizmin ancak sosyalist devrimle yıkılabileceği gerçeğini rafa kaldıran sol liberalizm, şüphesiz kimi zaman “hastalığın” tanısında doğru teşhislerde bulunabilmektedir. Ama “hastalığa” karşı tamamen yanlış tedavi önererek, “hastalıktan” kurtaracağını iddia ettiği “hastayı”, yani halkları ve sömürülen sınıfları ölüme mahkum ediyor.
İran savaşı kazanıyor mu?
İran uzmanı Patrick Ringgenberg ise yalanlarla gerekçelendirilen saldırı savaşını kısaca şöyle değerlendiriyor: “Savaşı ne ABD kazanabilir ne de İran kaybedebilir. Ama savaşın kaybedenleri her halükarda bölge ülkeleri ve dünya ekonomisi olacaktır. […] İran, Irak değildir ve Trump yönetiminin retorik hileleri ile bu gerçek arasındaki zıtlık, yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şizofreni düzeyine ulaşmıştır. Daha geniş anlamda, bu çatışma küresel diplomasi krizi, parçalanmış uluslararası düzen ve zehirli bir medya sisteminin dikkat çekici göstergesidir.” Kanımızca aklı başında olan her insan bu tespiti paylaşacaktır.
Komünistlerin bu tespite ekleyecek çok şeyleri var, ama bunu sonraya bırakalım. Ringgenberg, İsviçre’den yayın yapan “globalbridge.ch” adlı internet sayfasında yer alan makalesinde, kısaca İran’ın bin yıllık tarihsel gelişimine değinerek, İran milliyetçiliğinin İranlıları tüm bölünmelerin ötesinde birleştiren bir güç olduğu belirterek, şu sonuca varıyor: “[…] Bu, 1980-1988 yılları arasındaki İran-Irak savaşında İranlıların iç savaşa yol açabilecek sosyopolitik görüş ayrılıklarını bir kenara bırakarak, saldırıya uğrayan ülkelerini savunmak için bir araya geldiklerinde de böyleydi. Bugün de İranlılar dayatılan bir savaşa karşı ortak bir cephe oluşturmaktadırlar. Milliyetçilik, dini motifler, imparatorluk gücü, direniş ideali: Balistik füzeler kadar önemli olan bu zihinsel altyapı karşısında ABD ve İsrail savaşı çoktan kaybetmiş ve hatta barışı asla kazanamayacakları tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.”
İran’ın savaşı kazanıp kazanamayacağını söylemek için çok erken, ama İran’ın beklenmedik bir savunma gösterdiği ve muhalif İranlıların, Molla rejimine duydukları nefrete rağmen, saldırı savaşına karşı rejimin toplumsal tabanıyla geniş bir ortak cephe oluşturdukları tespitine katıldığımızı belirtmeliyiz. Aynı şekilde Ortadoğu’da merkezi önemi olan İran’ın kolaylıkla çökmeyeceği tespitine de. Bir kere İran çökmesi için fazlasıyla büyüktür. İkincisi, 2.600 yıllık bir sürekliliğe sahip olan bir ülke olarak, siyasal değişikliklerden bağımsız ve varlığını garanti eden bir kimliğe sahiptir.
Ayrıca süregiden ambargolar ve mevcut savaş sayesinde bu temel kimlik pekişmekte ve İranlılar arasında Batı karşıtı tutumu güçlendirerek, milliyetçiliği keskinleştirmektedir. İran’da rejime destek çıkanların yoğun bombardımana rağmen sokakları doldurmaları bunu kanıtlamaktadır. Aynı zamanda, Demokratik Kore Cumhuriyeti örneğinde görüldüğü gibi, nükleer silahın varlığının tek başına olası saldırı girişimlerini caydıracağına ve İran’ın nükleer silah sahibi olması gerektiğine inananların sayısı artmaktadır.
Savaş sürdükçe dünya ekonomisi zarar görecek
O açıdan Molla rejiminin savaşı kazanamasa bile kaybetmeyeceğini, daha da önemlisi, rejimin – belki belirli rötuşlar yaparak – sürdürülebilirliğini sağladığını tespit edebiliriz. Ancak Molla rejiminin kanımızca asıl başarılı olduğu ve savaşın süresini etkileyecek alan ekonomik alandır. Çünkü savaş, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Körfez ülkelerinin petrol ve doğal gaz tesislerine yapılan saldırılar, şimdiden, başta ABD ve Avrupa olmak üzere, dünya çapında enflasyon ve resesyon tehlikesini ortaya çıkarmıştır.
Trump “savaş yakında bitecek” açıklamalarıyla piyasaları bir nebze rahatlatmış olsa da Batılı hükümetler enerji fiyatlarını sabitlemek ve artışları engellemek için ellerindeki stratejik rezervleri serbest bırakmak zorunda kalmışlardır. Aralarında Almanya’nın da bulunduğu 32 üyeli Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) 11 Mart 2026’da toplam 1,2 milyar varil olan petrol rezervlerinin 400 milyon varilini serbest bırakma kararı aldı. Ancak daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, bu adımın çok büyük bir fark yaratacağını beklememek lazım. Çünkü Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla şimdiden dünya piyasalarında günde 16 milyon varil petrol eksikliği bulunmaktadır. Eğer Yemen’deki Husiler bir de Kızıldeniz girişini kapatırlarsa, o zaman fiyat şokları dünya çapında, ama özellikle Batılı ülkelerde üretimi ve ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyecek, yeni enflasyon artışına neden olacaktır.
Burjuva gazeteleri bu nedenle ekonomistlerin “savaş sürmeye devam ederse dünya çapında ekonomik büyümeyi zorlayacak”uyarılarını manşetlere taşımaya başladılar. Örneğin ABD’li ekonomist Robin Brooks, Rusya’nın Ukrayna savaşı öncesi günde 7 milyon varil petrol ihraç ederken, Hürmüz Boğazı’ndan günde 20 milyon varil nakledildiğini vurgulayarak, “Hürmüz Boğazı’nın kapatılmaya devam edilmesinde söz konusu olacak fiyat şoku, Ukrayna savaşının yol açtığından üç kat fazla olacaktır” sonucuna varıyor. Wall Street Journal’a bir demeç veren JP Morgan analisti Natasha Kaneva ise, “Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının kendisi için sadece en kötü senaryo değil, düşünülemez bir senaryo” olduğunu söylüyor.
Batının paniğinin nedeni sadece petrol değil, aynı zamanda doğal gaz fiyatlarıdır. Tahminlere göre Avrupa’daki depoların mart ayı sonunda sadece yüzde 22 ile 27 oranında dolu olması bekleniyor. Bu oran, beş yıllık ortalamanın yüzde 41’den fazla olduğu düşünülürse oldukça düşük. Almanya’da bu oran yüzde 21,5 ve daha da düşme eğiliminde. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının bir ay daha sürmesi durumunda depoların çabuk boşalması söz konusu. Asya ülkelerinin likit doğal gaz piyasasındaki alıcı rekabetinin de etkisiyle, Avrupa’nın 5,5 milyon tonluk doğal gaz eksikliği riskiyle karşı karşıya kalması son derece gerçekçi bir senaryodur.
Bu senaryoyu gerçekçi kılan bir diğer neden de Körfez ülkelerinin İran’ın saldırılarıyla hasar alan enerji tesislerini onarmalarının hayli zaman alacağı gerçeğidir. Katar Enerji Bakanı Saad el-Kaabi ülkesinin olağan LNG üretim ve tedarik kapasitesine dönmesinin aylar alabileceğini açıkladı bile. Katarlı bakan bu açıklamasına, Hürmüz Boğazı’nın daha uzun süre kapalı kalması halinde varil başı petrol fiyatının iki hafta içinde 150,00 doları aşabileceğini de ekledi.
Sonuç yerine: Yeni bir “Vietnam batağı” mı?
Netice itibariyle yazdıklarımızdan kısaca şu sonucu çıkarabiliriz: “Eppstein Koalisyonunun” Molla rejiminin yönetici kadrosunu yok ederek çöktürme hesabı boşa çıktı. İran, tereddüt etmeden İsrail’e ve Körfez ülkelerindeki ABD tesislerine füze saldırıları düzenledi ve Hürmüz Boğazı’nı – ÇHC’ne giden gemiler haricinde – deniz nakliyatına kapattı. ABD ve İsrail halihazırda karar kuvvetlerinin de dahil olacağı bir adımı göze alamıyor gibi görünüyorlar. Kanımızca bunun bir nedeni silah stoklarının yetersiz olması, diğer nedeni de Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapatılmasının dünya ekonomisi üzerine kontrol edilemeyecek etkide bulunuyor olmasıdır. İran ise yıpratma savaşıyla ABD ve İsrail’in maliyetlerini yükseltmek için uzun süre dayanmaya hazırlanmış gözüküyor.
Her ne kadar Britanya ve Fransa başta olmak üzere çekirdek Avrupa ülkeleri hem kendilerinin hem de cesaretlendirecekleri Körfez ülkelerinin ABD ve İsrail’in yanında savaşa doğrudan katılmasını tartışıyor olsalar da ABD’nin silah stoklarının sınırsız olmaması başlarını ağrıtmaktadır. Ayrıca Avrupa’daki çoğunluk toplumlarında bu uluslararası hukuka aykırı savaş katılma taraftarlarının azalıyor olması, egemen siyasetin toplumsal rıza üretmesini zorlaştırmaktadır. Ukrayna’nın giderek daha da kötüleşen hava savunma füzeleri konusunda kronik bir sıkıntıdan şikayet etmesi ve Avrupa’dan daha fazla yardım talep etmesi işin cabasıdır.
İsrail ekonomisi ise şimdiden ağır bir bedel ödemektedir. Saldırı savaşı haftada yaklaşık üç milyar doları yok etmekte ve İran’ın saldırılarında hasar gören İsrail kentlerinin ve yerleşim bölgelerinin yeniden inşasının maliyeti her geçen savaş günü artmaktadır. İsrail ordusu da geniş bir şekilde yedek güçlerini seferber ederek, istihdam piyasasını zora sokmaktadır. Dahası şimdiye kadar savaşı görmezden gelen İsrail toplumu, şimdi, sadece İran’a değil, bölgenin yarısına karşı yapılan saldırganlığın bedelinin ağır olacağını görmeye başlamıştır. Eğer İsrail toplumu faşist Netanyahu hükümetine olan desteğini çekerse, bunun savaşın sonlandırılması yönünde bir adım olabileceğini söyleyebiliriz.
Trump yönetimi şu an yeni bir “Vietnam batağı” ile karşı karşıya olunduğunun farkına vardı. Kendi kontrolündeki bir kara harekatı olmadan askeri başarı haberlerinin yakında kof çıkacağını biliyorlar. Nihayetinde İran savaşı askeri açıdan berabere biten, ancak siyasi açıdan ABD ve İsrail için bir yenilgi olarak tarihe geçecek gibi görünüyor. Daha beter olsunlar diyeceğiz, ama emperyalist güçler aşınmakta olan hegemonyalarını daha fazla savaşla ve artan saldırganlıklarıyla telafi etmeye çalışmakta kararlılar. Nereye kadar, işte o henüz belli değil.
