Alman emperyalizminin Rusya ile savaş hazırlıkları üzerine
(Mustafa Suphi Vakfı’nın yayın organı Politika Gazetesi’nin 100’üncü sayısından yayımlanmıştır.)
Almanya’daki egemen siyaset ve burjuva medyası, 1970’li yıllarda Celal Bayar’ın sürekli tekrarladığı “bu kış komünizm gelecek” sözünü aratmayan bir şekilde hemen her gün Rusya’nın Almanya’ya saldıracağı iddiasını tekrarlıyor. Her ne kadar silahlanma için propaganda amacını taşıyan bir söylem olsa da Alman devletinin bu agresif söylemi giderek daha sık kullanması ve Rusya’ya yöneltilmiş uzun menzilli ilk vuruş saldırı füzelerini topraklarına konuşlandırması, bir savaş durumunda Almanya’yı öncelikli saldırı hedefine getirecektir. Rusya, NATO ile girişeceği olası bir savaşta belki yenilebilir, ancak sadece Kaliningrad’daki nükleer cephanesinin Almanya’yı yaşanamaz bir coğrafyaya dönüştürmesi işten bile değildir.
Dünyanın öncü güçleri arasında yer alma hedefini güden Alman tekelci burjuvazisi sinsi ve yıllar süren bir süreç içerisinde toplumu ve yaşamın her alanını militarizmin ve yayılmacı saldırganlığının boyunduruğu altına sokmaya çabalamaktadır. Toplum sistematik bir biçimde savaşa hazır hale getirilmekte ve “vatan cephesinde” mezarlık sessizliği hakim kılınmak istenmektedir. Bu nedenle en zararsız savaş karşıtı söyleme veya diyalog çağrısına tahammül dahi edilmemektedir. Ancak savaş hazırlıklarına toplumsal rıza sağlanması da artık yeterli görülmemektedir. Almanya’nın, silahlı kuvvetleri, ekonomisi, alt yapısı, yerelden ülke düzeyindeki yürütme, yasama ve yargılamasıyla da bir bütün olarak hazır olması istenmektedir.
“Almanya Operasyon Planı” ve “Askeri Schengen”
Egemen siyasetin militarist propagandası, Almanya’nın merkezi konumu nedeniyle yakın gelecekteki – strateji belgelerinde 2030 sonrası denilmekte – savaşlarda kritik bir rol oynayacağı varsayımına dayanmaktadır. Federal Hükümet bu nedenle ordu yönetimi ve devlet finansmanı altındaki strateji kuruluşlarıyla 800 bin askerin, silahları, araçları ve tüm ikmal malzemeleriyle olanaklı olan en kısa sürede doğu cephesine nakledilmesi planlarını geliştirmiştir. Bu amaçla hazırlanan “Almanya Operasyon Planı” aynı zamanda yaralanan ve ölen askerlerin, asker kaçaklarının ve arızalı malzemelerin geri nakliyesi için oluşturulan güzergâhların güvenliğinin sağlanmasını da öngörmektedir.
“OPLAN DEU” kısaltması verilen plan bununla birlikte ulusal ve ittifak güçlerinin askeri unsurlarının sivil destek hizmetleriyle tek bir operasyonel çatı altında birleştirilmelerini gerekli görmektedir. Planda, yerel düzeyden en üst düzeye sivil makamların, kolluk kuvvetlerinin, hastanelerin, acil sağlık kurumlarının, itfaiye ve afet koruma birimleri ile benzin istasyonları ve dinlenme tesislerinin askeri amaçlar için hizmet vermeleri gerektiği belirtilmektedir. Bu alanlarda özel sektörden de faydalanılması amaçlanmaktadır. Örneğin Rheinmetall silah tekeli şimdiden böylesi tesislerin işletilmesi için 260 milyon avroluk bir çerçeve sözleşmesi imzalamıştır.
Diğer taraftan Almanya tüm Avrupa’daki demiryolları, otobanlar, su yolları, limanlar ve havalimanlarından oluşan tek tip bir ulaşım ağı oluşturulması için girişimlerde bulunmuş ve bu konuda başarılı da olmuştur. Avrupa Birliği Komisyonu “Trans-Avrupa Ulaşım Ağının” kurulmasıyla üye ülkelerin ulusal ağları arasındaki boşlukların kapatılacağını, darboğazların ortadan kaldırılacağını ve Avrupa Birliği iç pazarının güçlendirileceğini açıkladı. Oluşturulmak istenilen ağın ilk adımı olarak Komisyon, Almanya, Hollanda ve Polonya arasında model koridor oluşturacak bir nevi “Askeri Schengen” antlaşmasının imzalanmasına ön ayak olmuştur. Böylelikle NATO’nun doğu kanadına asker ve malzeme nakliyatı, bürokratik süreçlerin (siz bunu ulusal parlamentoların demokratik kontrol mekanizmaları olarak okuyun) kısaltılarak, hızlı ve sorunsuz şekilde gerçekleştirilmesi sağlanacak. Antlaşma ile aynı şekilde, başta Alman ordusu olmak üzere, NATO birliklerinin barış zamanlarında da ulaşım yollarını kullanabilmeleri için sınırsız izin çıkartılmıştır. Artık askeri konvoylar veya ağır yük taşımacılığı için herhangi bir izin alınması gerekmemektedir.
Ulaşım altyapısının militaristleştirilmesi
Aslına bakılırsa Almanya’da askeri amaçlar için kullanılmayan tek bir liman kalmamıştır. Almanya’daki limanlar bugüne dek NATO’nun, özellikle Baltık Denizi’nde gerçekleştirdiği büyük tatbikatlar kapsamında on binlerce askerin ve teçhizatın doğuya nakliyatı için kullanılmaktadırlar. Bu bağlamda Almanya’daki tersaneler de giderek sivil üretimden askeri amaçlı üretime yönlendirilmektedirler. Örneğin Bremen artık en yüksek silah sanayi yoğunluğuna sahip bir eyalet haline gelmiştir. Bremerhaven sivil limanı da 1,3 milyar avroya mal olacak şekilde askeri amaçlar için genişletilmektedir. Aynı şekilde Emden, Hamburg ve Rostock limanlarında da benzer genişletme çalışmaları sürdürülmektedir.
Tersanelerin askeri amaçlı üretime yönelmelerinin en büyük destekçilerinden birisi IG Metall sendikasıdır. Sendika, Alman tersanelerinin artan denizaltı ve savaş gemisi siparişleri nedeniyle “hem var olan iş yerlerinin korunacağı hem de yeni iş yerlerinin yaratılacağı” gerekçesiyle, denizcilik sektöründeki militarist dönüşüme arka çıkmaktadır. Hatta liman işçileri arasında silah nakliyatını boykot etmeye yönelik talepler, bizzat iş yeri işçi temsilcileri tarafından engellenmektedir.
Almanya’nın demiryolları, kara ve su yolları gibi ana bileşenlerinden oluşan alt yapısı, henüz doğuya yönelik ağır nakliyatları hızlı ve sürekli biçimde gerçekleştirebilecek kapasitede değildir. Bu nedenle “OPLAN DEU” önümüzdeki yıllarda 450 milyar avroluk, ki bu meblağ federal bütçenin toplamına denk düşmektedir, yatırımları öngörmektedir. Planda bu çerçevede, zaten NATO ve Avrupa Birliği operasyonları için uzun zamandır kullanılan sivil havalimanlarının da daha yoğun bir şekilde askeri amaçlar için kullanılmasını istenmektedir. Sivil ve askeri havalimanları plan çerçevesinde doğuya yönelik sevkiyat ve ikmalin lojistik merkezi haline getirilecektir.
Ulaşım alt yapısının bir diğer önemli bileşeni olan Alman demiryollarının, tünelleri, sinyal kontrol merkezleri, demiryolu geçitleri ve köprüleri, makaslar ve üst hatlarıyla askeri amaçlı nakliyat için henüz yeterli olmadığı iddia edilmektedir. Halihazırda toplam 28 bin şantiyede büyük çaplı inşaat çalışmaları yürütülmektedir. Her ne kadar kamuoyuna inşaatların demiryolu kitle ulaşımını iyileştirmek için sürdürüldüğü açıklanıyor olsa da basına düşen haberler ray yatakları ve köprülerin askeri nakliyatlar için ağır yük taşıyabilecek kapasitelerinin sağlanmasına çalışıldığına işaret ediyor. Özellikle Batı-Doğu hatları ve limanlar arasındaki hatlar yenilenmekte, yükleme ve aktarma istasyonlarına, dizel lokomotif ve ağır zırhlı araç taşıyabilen düz vagon satın alımına önemli miktarda yatırım yapılmaktadır.
Aynı şekilde karayolu bağlantıları da askeri amaçlı planların odak noktasında yer almaktadırlar. Aralarında çok sayıda büyük projenin de bulunduğu (köprülerin, yol tabanı ve genişliğinin ağır yük nakliyatına uygun hale getirilmesi gibi) bine yakın şantiyede hummalı bir inşa süreci devam etmektedir. Gene basına yansıyan haberlere göre Antwerp ve Rotterdam’daki Kuzey Denizi limanlarının Almanya ve Polonya’daki kıyılara kadar uzanan kara bağlantılarındaki boşluklar kapatılmaya çalışılmaktadır.
Sivil yönetim ve hizmetlere verilen görevler
2026 Mart’ında Almanya genelinde birkaç gün devam eden ve polis teşkilatının, federal ordunun, itfaiye teşkilatlarının, gizli servislerin, afet koruma birimlerinin, eyalet ve belediye yönetimlerinin, hastanelerin ve acil sağlık hizmetlerinin ortaklaşa gerçekleştirdikleri güvenlik tatbikatının gösterdiği gibi, ordunun savaş durumunda maksimum sivil desteğe sahip olmasına çalışılmaktadır. Hastanelerin, yaralıların bakımı için yeterli sayıda yatak ve personel hazır bulundurmaları istenmektedir.
Sivil-askeri iş birliğinin organizasyonunda belirleyici rol belediyelere düşmektedir. Belediyeler asker nakillerini desteklemek, konvoy destek merkezlerini kurmak, yedek parça ve ikmal ihtiyaçlarını sağlamakla yükümlü tutulmaktadırlar. Belediye personeli ihtiyaç durumunda, gündelik hayatta beklemede olan yapılar olarak hazır tutulan, ancak acil durumlarda yasal mekanizmalar aracılığıyla derhal devreye sokulacak idari yapılar ve kurumlarda çalışmak için eğitilmekte, özel mülkler, hizmetler ve ürünlerin “Güvence ve Önlem Kanunları” çerçevesinde belediye tarafından “savunma amaçlı” istimlak edilmesi için faaliyet göstermeleri istenmektedir.
Federal hükümet, Scholz döneminde karar altına alınan özel savunma fonunun sağlık hizmetlerinin askeri amaçlara öncelik vermesini sağlamak istemektedir. Bunun için milyarlarca avroluk yatırımlar hazırlanmaktadır. Örneğin yeni hastane inşaatları, havalimanları ve diğer ulaşım yollarının düğüm noktalarının yakınında olmak üzere, askeri kriterlere göre planlanmaktadır. Şimdiden olası bir savaş durumunda yer altında ameliyathanelerin, hasta odaları vb. yapıların inşası için gerekli izinler çıkartılmıştır. Ayrıca kriz durumunda hastanelere destek verecek 20 bin yardımcı personelden oluşan bir havuz oluşturulması planlanmaktadır. Plan sivil hastanelerin askeri lojistik ve tedarik zincirine entegre edilmesini öngörmektedir. Nihayetinde, savaş durumunda kimin ve nasıl tedavi edileceğine askeri kriterlere göre karar verilecektir, ki kısıtlı kaynaklar göz önüne alındığında sivil halkın sağlık hizmetlerinden dışlanması söz konusu olacaktır.
Hükümet halihazırda savaş durumu için bir “Sağlık Güvenliği Yasası” üzerine çalışmaktadır. Yasa, olağanüstü hal yasası olarak da tanımlanabilecek önlem paketinin bir bileşeni olacak. Hükümet bunun için Berlin’de şimdiden “Sivil Savunma Hastaneleri Çalışma Grubu – AG ZVKH Bln” adlı ve ordu, Senato İçişleri ve kolluk kuvvetleri temsilcilerinden oluşan bir grup kurdu. Gruba sivil yardım kuruluşları ve afet koruma birimlerinin temsilcileri de katılacak. Bunun yanı sıra askeri personelin de “sağlık erleri”olarak iğne ve ilaç uygulaması gibi tıbbi müdahaleleri üstlenmeleri de planlanmaktadır. O açıdan ordunun sadece kriz ekibinin yönetimini üstlenmekle kalmayıp, aynı zamanda sağlık sisteminin askeri kriterlere göre yeniden yapılandırılmasından da sorumlu olacağı beklenebilir. Federal ordu bu çerçevede özel muayenehaneler için kitlesel yaralı akınına nasıl hazır olacaklarına dair kılavuzlar hazırladı bile.
Sonuç itibariyle, Alman emperyalizmi bir kez daha koşar adım felakete doğru yol almaktadır. Son beş yılda silahlanma giderlerini iki katına çıkartan Almanya, 2035 yılında savunma (!) bütçesini yurtiçi GSMH’nın yüzde beşine çıkartmayı hedefliyor. Almanya, Avrupa Birliği ve NATO ile ortaklaşa Ukrayna savaşının, Rusya’nın derinliklerine yönelik saldırılar da dahil olmak üzere mali ve askeri yardımlarla uzatıyor, savaşın tarafı oluyor ve Alman tekelci burjuvazisine yeni özel sermaye birikim olanakları yaratıyor.
Almanya artık bir parlamenter diktatörlüğe dönüşmek üzeredir. Çoğunluk toplumunu koyun sürüsü misali itaatkarlar kitlesine çeviren Alman emperyalizmi, savaş ekonomisiyle, demokratik ve sosyal hakların yok edilmesini paralel yürütmekte, militarist dönüşüme karşı çıkan sesleri ya antisemitizm ya da Rusya taraftarlığı suçlamasıyla susturmaya çalışmakta ve Avrupa Birliği’ni kullanarak, yaşlı kıtanın militaristleştirilmesine ivme kazandırmaktadır.
Stalingrad travmasından bir türlü kurtulamadığı anlaşılan Alman tekelci burjuvazisi, “Çağımızın temel aptallığı” (Thomas Mann, 1943) olan antikomünizmi ile, Alman faşizminin eski “Yahudi-Bolşevik komplosu” söylemini bugün “İslamistler ile sosyalistlerin komplosu” biçiminde kullanarak, çoğunluk toplumunun dikkatini toplumsal adaletsizliği ve korkunç eşitsizliği yaratan sömürü sisteminden çekmeye çalışmaktadır. Ancak insanlar artık egemen siyasetin yaşam koşullarını kötüleştirmekten ve küçük bir azınlığın daha da zenginleşmesini sağlamaktan başka bir şey yapmadığını görmeye başlamışlardır. Her ne kadar egemen siyasete yönelik hiddet ve hoşnutsuzluk kendisini faşist AfD’ye oy vermek olarak ifade ediyor olsa da insanlar önünde sonunda faşistlerin egemen sınıflar lehine çalıştıklarını göreceklerdir. Bu gerçeği ne zaman görebilecekleri ise, Alman komünistlerinin ve devrimcilerinin basiretine bağlıdır. Almanya toplumsal ve siyasi solunun durumu herkesin malumudur, o nedenle çalışan sınıfları örgütlemek, sınıf mücadelesine çekmek ve farklı toplumsal kesimlerin toplumsal adalet, demokratikleşme ve barış talepleri temelinde ortak mücadelesini örmek, komünistlerin görevidir. 21’inci yüzyıl emperyalizminin yarattığı koşulların zorluğuna, savaş hazırlıklarına, toplumu hızla zehirleyen faşistleşme sürecine ve antikomünist iklime rağmen bu görevin üstesinden komünistlerden başkası gelemeyecektir.
