21. yüzyılın yeni oluşan askeri-sınai-dijital kompleksi üzerine
5 Şubat 2026
Dikkatli okur fark etmiştir; yazılarımızda “emperyalizm” ve “askeri-sınai-kompleks” tanımlarını sıkça kullanıyoruz. Yazılarımıza gelen bazı tepkilerde “geçmişin tanımlarıyla bugünü açıklamaya çalışıyorsun” eleştirileri de geliyor. O nedenle şunu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor: Kullandığımız emperyalizm tanımı 19. Yüzyılda kalmış olan bir tanım değil, halen geçerliliğini koruyan ve kapitalizmin yasallığı üzerine kurulu Leninist bir tanımlamadır. Şüphesiz 19. Yüzyılın emperyalist devletleri ile günümüzün emperyalist güçleri arasında farklılıklar bulunmaktadır, kullandıkları yöntemler farklıdır, ancak amaç ve hedefleri değişmemiştir: Emperyalist yayılmacılık, dün olduğu gibi bugün de – bu sefer farklı araçlarla – dünyanın geri kalanını boyunduruk altına almak, piyasalara hakim olmak, enerji ve hammadde kaynaklarını sömürmek ve tedarik yollarını kontrol etmeyi amaçlamaktadır.
Emperyalist yayılmacılığın yaşamsal aracı askeri-sınai-komplekstir. Ancak bu araç, 1961’de dönemin ABD Başkanı Dwight Eisenhover’in veda konuşmasında “taşıdığı tehlikeler nedeniyle” uyardığı askeri-sınai-kompleksten fazlası haline gelmiştir. Günümüzün teknolojik gelişmeleri, yapay zeka ve algoritmaları, robotik, kuantum teknolojisi ve “sosyal medya” olarak adlandırılan iletişim kurulumları sayesinde büyüyen tekellerin katılımıyla farklılaşmıştır. O açıdan şimdiye kadar kullandığımız tanımın “askeri-sınai-dijital kompleks” biçiminde kullanılmasının daha doğru olacağı düşüncesindeyiz. Kanımızca bu tanım günümüzün emperyalist stratejilerini daha iyi anlamamıza yarayacaktır. Okumakta olduğunuz yazıda işte bu konuyu derinlemesine irdelemeye başlayacağız. Bu yazı aynı zamanda konu üzerine bir tartışma daveti olarak anlaşılırsa, amacını yerine getirmiş olacaktır.
Savaşın hibridi olur mu?
Elbette! İnternette yapılacak kısa bir gezinti, son dönemlerde, özellikle Avrupa burjuva medyasının Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı yönelttiği suçlamalarla bağlantılı olarak hibrid savaşın ne olduğu konusunda bilgi verebilir. Ancak hibrid savaş burjuva medyasının iddia ettiği gibi, Rusya veya ÇHC’nin icat ettiği yeni bir olgu değildir. Batı emperyalizmi 1917 Ekim Devriminden 1990’lara kadar sosyalist dünyaya karşı yürüttüğü Soğuk Savaş döneminde mütemadiyen hibrid savaş taktikleri uygulamıştır. Bugün farklı olan olgu ise, bu taktiklerin dijital destekle sürdürülmesidir.
Bir tanımlama yapacaksak, hibrid savaşın açık ve gizli kullanılan düzenli ve düzensiz, simetrik ve asimetrik, askeri ve askeri olmayan çatışma araçlarının esnek bir karışımı ve kullanım amacının uluslararası hukukta ikili durum olarak belirlenmiş savaş ve barış durumu arasındaki sınırı bulanıklaştırmak olduğunu söyleyebiliriz. 2005 yılında ABD subayı Frank G. Hoffmann bir sunumunda hibrid savaşı çeşitli araçların yaratıcı biçimde bir araya getirilmesi olarak tanımlamış ve ABD’nin maliyeti yüksek askeri operasyonlardan ziyade hibrid savaş taktiklerini kullanmasını önermişti.
Odak noktası sivil alan olan hibrid savaşın unsurlarını ise şöyle sıralayabiliriz: Birincisi bilgi savaşıdır, yani dezenformasyon ve propaganda kampanyaları. İkincisi, düşman olarak görülen devletin karar alma mekanizmalarını dünyayı algılama biçimini manipüle ederek etkilemek, ki buna “refleksif kontrol” deniyor. Üçüncüsü düşman devletin iç politikasına, seçimlere ve siyasi süreçlere farklı biçimlerde müdahale etmek ve dördüncü olarak ekonomik baskıların, yaptırımların ve siber saldırıların artırılarak, düşman devletin kritik altyapılarının zarara uğramasını sağlamak, ticaret olanaklarını kısıtlamak, dolayısıyla yaşam koşullarının kötüleşmesine neden olup, sivil halkı düşman devletin yönetimine karşı galeyana getirmek. O açıdan 2016 yılında yapılan bir NATO zirvesinde “Yeni ihtilaflar ve çatışmalar silah gücüyle değil, toplumların bölünmesini teşvik eden sosyal tekniklerle yürütülecektir”tespitinin yapılması bir tesadüf değildi.
Venezüella ve İran örnekleri
Örneklere değinmeden önce yanlış anlamalara fırsat vermemek için, İran’daki Molla rejimini herhangi bir şekilde izafileştirmediğimizi vurgulama gereğini duyuyoruz. Molla rejiminin savunulacak tek bir yanı olmadığını belirtmeye de gerek görmüyoruz. Bununla birlikte ABD ve İsrail yönetimlerinin İran’a karşı uyguladıkları yöntemlerin hibrid savaşın iyi örnekleri olduğunu söylememiz gerekir.
Güncel gelişmeler ABD ve İsrail ordularının İran’a saldırıp saldırmayacağını değil, ne zaman saldıracaklardır sorusunu akut hale getirmektedir. Henüz başvurdukları yöntemler, yani iktisadi yaptırımlar, altyapıya ve nükleer tesislere hedefli askeri vuruşlar, siber saldırılar, huzursuzluğun ve halkın haklı tepkisinin ayaklanmaya dönüşmesinin teşviki ve dezenformasyon kampanyaları kombinasyonu tam anlamıyla bir hibrid savaş taktiğidir. Nitekim İran’daki gelişmeler, Molla rejiminin haklı isyanlara karşı uyguladığı devlet terörü, bu kombinasyon stratejisinin başarılı olduğunu göstermektedir.
Aslına bakılırsa ABD ve İsrail orduları, gizli servisleri ve özel güvenlik (!) şirketleriyle son 25-30 yıldır yürüttükleri hibrid savaşlarla Filistin, İran, Irak, Libya, Lübnan, Somali, Sudan, Suriye ve Yemen’de milyonlarca insanın yaşadığı bölgeyi yangın yerine çevirmişlerdir. Nihayetinde bu ihtilaflarının kazananı ABD ve İsrail’in askeri-sınai-dijital-kompleksleri olmaktadır. Ki Palantir gibi casusluk yazılım şirketinin, Google, Meta veya Apple gibi tekeller ile Elon Musk gibi multi milyarderlerin hibrid savaş nedeniyle olağanüstü kârlar elde ettikleri biliniyor. Örneğin 2025 verilerine göre 380 milyar dolar değerindeki Palantir tekeli aralarında CIA, FBI, ICE, NSA, ABD hava ve deniz kuvvetleri, Özel Operasyonlar Komutanlığı veya West Point Askeri Akademisi gibi çok sayıda ABD hükümet kuruluşuna ve Almanya, Britanya, Fransa, İsrail gibi devletlere güvenlik hizmeti (!) vermektedir. O açıdan emperyalist cephedeki militarist dönüşümün ve yürütülen hibrit savaşın önemli bir unsurunun “dijital tekeller” olarak adlandırabileceğimiz sermaye kesimleri olduğunu söyleyebiliriz.
Örneklerden İran’a baktığımızda hibrid savaş taktiklerinin uzun bir geçmişi olduğunu görebiliriz. ABD 1950’li yıllarda bu taktiklere başvurmuştu. İran’ın nispeten demokratik seçimle işbaşına gelen Başbakanı Muhammed Musaddık’ın CIA ve MI6 iş birliğinde teşvik edilen bir darbe ile görevden alınması sağlanmıştı. ABD ve Britanya’nın bu ortak girişiminin nedeni Musaddık’ın bugünkü adıyla BP olan “Anglo-Iranian Oil Company” elindeki petrol kaynaklarını kamusallaştırmasıydı. Britanya donanması bir yandan İran Körfezi’ni bloke ederken, CIA ve MI6 “Ajax Operasyonuyla” ülke içinde karışıklık çıkardılar ve 19 Ağustos 1953’te askeri darbe yapılmasını sağladılar. Bugün açılan dosyalardan darbeden dört ay önce CIA Müdürü Allen W. Dulles’in ABD hükümetine “Musaddık’ı devirmek için bir milyar dolarlık bütçe ayırdık” şeklinde rapor verdiğini biliyoruz.
Darbe sonrasında gene CIA, MI6 ve Mossad’ın operasyonuyla Rıza Şah Pehlevi yönetime getirildi. İran’ın enerji ve hammadde kaynaklarının emperyalist güçler tarafından talan edilmesini sağlayan İran Şahı, işkenceleri, vahşeti ve yargısız infazlarıyla ünlü gizli servisi SAVAK’ın kuruluşunda ve faaliyetlerinde gene CIA, MI6 ve Mossad’dan büyük destekler aldı, ta ki 1979 devrimine dek… ABD ve İsrail devrimden sonra kurulan Molla rejimini devirmek için hibrid savaş taktikleri uygulamaya devam ettiler. Nitekim 22 Eylül 1980’de başlayıp 20 Ağustos 1988’e kadar devam eden ve yüzbinlerce insanın yaşamına mal olan İran-Irak-Savaşında Irak’ı finanse ettiler.
ABD ve İsrail bugün de aynı taktiklere başvurmaya devam ediyorlar. Temel hedeflerinin İran’ı ekonomik açıdan istikrarsızlaştırmak, diplomatik açıdan köşeye sıkıştırıp izole etmek ve İran içinde artan toplumsal huzursuzluğu teşvik ederek rejim değişikliğini sağlamak olduğu söylenebilir. Hoş, Molla rejiminin ardından gözyaşı dökecek insan sayısının az olduğundan hareket edebiliriz, ancak ABD ve İsrail’in rejisi altında kurulacak olan rejimin de İran’daki halkların ve çalışan sınıfların yararına olmayacağı çok açık. Açık olan başka bir gerçek ise, yürütülen hibrid savaşın Ortadoğu olarak adlandırılan coğrafyayı yangın yerine çevirme potansiyeli taşıdığıdır. Bunun ise dünya çapında nelere yol açabileceğini düşünmek dahi istemiyoruz.
Venezüella’nın sol hükümetlerine karşı yürütülen hibrid savaş ise nispeten yeni sayılır – tabii İran’la kıyaslanırsa. Latin Amerika’yı, müttefikleri ve rakiplerini dışarıda tutacağı arka bahçesi olarak gören ABD emperyalizmi güncel olarak Venezüella’da iki hedef peşinde: Venezüella’nın devasa petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek ve 1999’dan bu yana iktidarda olan Bolivarcı hükümeti devirmek. Bilindiği gibi, dönemin Venezüella Başkanı Hugo Chavez’i 2002’de alaşağı etmek için başlatılan darbeyi CIA finanse etmişti. Darbe başarısız olunca ekonomik yaptırımlar, ambargolar, Venezüella’nın dolar rezervlerine el koyma, petrol üreticilerinin ve satışının aksatılması gibi taktikler devreye sokuldu.
Bu hibrid savaş yöntemleri en son Trump yönetiminin Caracas’ı bombalaması, Başkan Nicolás Maduro’yu esir alarak kaçırması ve deniz ablukasıyla sıcak savaş yöntemine dönüştü. Venezüella hükümetinin Filistin’e gösterdiği dayanışma nedeniyle devrilmesini isteyen İsrail Maduro’nun kaçırılmasını alkışladı. Netanyahu aynı gece yaptığı bir açıklamada, ABD’nin “kusursuz bir operasyon” gerçekleştirdiğini söyledi.
Nihayetinde uluslararası hukuka aykırı olan askeri saldırı Trump yönetimi tarafından başta Küba olmak üzere tüm Latin Amerika ülkelerine yöneltilen açık bir tehdit anlamına geldi. ABD’nin hibrid savaşının önemli bir unsuru da gerçekleştirilen veya gerçekleştirilmesi planlanan askeri saldırı öncesinde “düşman ülke” veya “tehdit” olarak deklare edilen ülkeleri mütemadiyen karalayan, yalan haberler ve oluşturulan “düşman resmiyle” yürütülen medyatik kampanyalardır. Pentagon’un sayıları 27 bini aşan “halkla ilişkiler” uzmanları, sayısız blog ve ajanslar, burjuva medyası ve dijital tekellerin kontrolü altındaki yapay zeka algoritmaları ABD halkının büyük bir çoğunluğunun askeri saldırıyı onaylamasını sağlamıştır. Dünya kamuoyunun sessiz kalmasının veya yükselen eleştirilerin suskunluk kumkumasına takılmasının bir nedeni de hibrid savaşın dijital ayağında bulunabilir.
Sonuç itibariyle hibrid savaş taktiklerini görmek ve anlamak, başta ABD ve İsrail’in ve Batılı emperyalist güçlerin stratejilerini çözmeye yardımcı olacaktır kanaatindeyiz. Neticede hibrid savaş taktikleri sadece düşman olarak tanımlanan ülkelere karşı değil, aynı zamanda yurt içinde de uygulamaya sokulmaktadırlar. Zira emperyalist güçlerin ellerindeki devasa şiddet tekeline, mali güce ve yasa koyma olanaklarına rağmen, kendi ülkelerindeki toplumların rızasına ihtiyaçları bulunmaktadır. Çünkü savaşlar ve silahlanma için gerekli olan bütçeleri toplumun yaşamsal ihtiyacı olan sosyal giderleri kısıtlayarak ve ücret ve çalışma koşulları üzerinde baskı uygulayarak sağlayan egemen sınıflar, çoğunluk toplumlarının onayını almak zorundadırlar. Dolayısıyla kamuoyu görüşünün egemen siyaset lehine manipüle edilmesi gerekmektedir.
Sigmund Freud’un yeğeni olan ve zamanında New York Times tarafından “propagandanın babası” olarak nitelendirilen Edward Louis Bernays 1928’de yayımlanan “Propaganda” başlıklı kitabında şöyle yazmaktaydı: “Kitlelerin davranış ve tutumlarının bilinçli ve hedef odaklı bir şekilde manipüle edilmesi, demokratik toplumların önemli bir unsurudur. Gizli çalışan kuruluşlar toplumsal süreçleri yönlendirir. Onlar, ülkemizin gerçek hükümetleridir. Adlarını hiç duymadığımız kişilerce yönetiliyoruz. Onlar görüşlerimizi, zevklerimizi, düşüncelerimizi etkiliyorlar. […] Çok sayıda insanın bir toplumda olabildiğince sorunsuz bir şekilde bir arada yaşaması için bu tür kontrol süreçleri kaçınılmazdır. […] Grup düşüncesinin mekanizmasını ve nedenlerini anlarsak, kitleleri onların haberi olmadan irademize göre kontrol etmek ve yönlendirmek mümkün olacaktır”.
Daha sonraları Alman faşizminin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in kitabından faydalanarak propaganda kampanyalarını geliştirdiğini itiraf eden Bernays, “dünyayı demokrasi için güvenli hale getirelim” sloganıyla ABD’nin 1917 sonrası savaş propagandasını geliştirmişti. Bu propagandanın, yani Bernays’in “psikolojik savaş yönetimi” olarak tanımladığı taktiğin birincil hedefi ABD toplumuydu.
Nihayetinde bugün emperyalist güçler hibrid savaş taktiklerini yurt içinde ve dışında birbirlerine paralel olarak uygulamaktadırlar. İşte tam bu noktada askeri-sınai-dijital kompleksin önemi ortaya çıkmaktadır. İçerisinde yaşadığımız ve 1990 sonrası ivme kazanmış olan küresel karşı devrim süreci hibrid savaş taktikleriyle ilerlemektedir. Artık eli kolu bağlanmış olan Birleşmiş Milletler Örgütüne ve sürekli çiğnenerek paçavraya dönüşmüş uluslararası hukuka devredilecek bir iş kalmamıştır. Avrupa Birliği’ne veya ulusal hükümetlere güvenenler fena halde yanılmaktadırlar. Medyaya sızdırılan Eppstein belgelerinin kanıtladığı gibi, egemen sınıfların rezilliği ve pervasızlığı artık sınır tanımamaktadır. Bu pisliği devrimden başka bir şey temizleyemeyecektir!
