Bin aydın ve bir kırmızı fular…

02. Juni 2017  Aktuelles

Bin aydın ve bir kırmızı fular…

Bu yazı 3 Haziran 2017 tarihli Yeni Özgür Politika ve Özgürlükçü Demokrasi gazetelerinde yayımlanmıştır.

Söze Hasret Gültekin ile başlamak farz oldu: »Bir insan ömrünü neye vermeli / Para mı, onur mu taş dikenli yol / Ağacın köküne inmek mi yoksa / Çırpınıp duruyor, yaprak dediğin«. Kırmızı fularıyla Ayşe Deniz Karacagil ve niceleri ozanın sorusunu »ne kadar değil, nasıl yaşanmalı« diyerek yanıtladılar. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça gibi açlığa yatanlar, Veli Saçılık gibi, kolunu da verse direnmeye devam edenler, farklı biçimde olsa da, soruya aynı yanıtı veriyorlar: Ağacın köküne inip, onurlarıyla taş dikenli yolda yaprak gibi çırpınarak… Bir başlarına olsa da…

O uğursuz ölüm haberleri geldiğinde, ki yine iki maden işçisi yaşamlarıyla ödemişlerdi kâr hırsıyla yanıp tutuşanların hesabını, başka bir haber düştü gazete sayfalarına: Bin aydın Türkiye’de artan baskılara karşı »yan yanayız, bir aradayız« çağrısıyla, herkesi aynı çatı altında toplanmaya davet ediyorlardı, bir salondan.

»Bu toprakların ortak sahibi olan bizler…« diyen aydınlarımıza sonsuz saygımız var elbet, yapılan anlamlı işi küçük düşürmek istemiyoruz sonucunda. Amma velakin, günümüz koşullarında biraz eğreti duran çağrıyı yapanlara »bir dakika« demeden edemeyeceğiz.

»Tek adam rejimi ve partili devlete, adaletsizlik ve hukuksuzluğa, Meclis’in (onlar büyük yazmış) etkisizleştirilmesine, her çeşit muhalefetin baskı ve tehditle sindirilmesine« aklı başında olan herkes gibi biz de karşıyız, parlamenter sistemin ve kuvvetler ayrılığının yeniden tesis edilmesini biz de en ivedi görev olarak görüyoruz.

Ancak, işte »bir dakika« deyişimiz bu nedenledir, istediklerimizi direnmeden, sokağa çıkmadan, gerektiğinde »hapisse hapis, ölümse ölüm« demeden, salt salonlardan »80 milyona seslenerek« elde etmek olanaklı mıdır? »80 milyonun«, hepsi değil kuşkusuz, ama önemli bir bölümü çağrının peşine düşecekse eğer, neyin ne olduğunu cesaretle söylemek gerekmez mi, a dostlar? Ağacın köküne inip, aydın olmanın gereğini layığıyla yerine getirmek için radikal bir itirazı seslendirmek gerekmez mi?

Hani elinize silah alın, dağa çıkın falan da demiyoruz, yanlış anlaşılmasın. Ama hukuk işliyormuş, parlamento çalışıyormuş, basın ve fikir özgürlüğü varmış, toplum ta ortasından bölünmemiş, direniyormuşsunuz gibi yapmayın bari. Böyle »mış gibi« yaparak, AKP-Saray-Rejimini meşrulaştırırsınız ancak. Biliyoruz, aranıza direnenler var. Biliyoruz çoğunluğunuz iyi niyetlisiniz, iyi şeyler yapmak istiyorsunuz, ama yeniden cehenneme giden yolların iyi niyet taşlarıyla döşendiğini unutuyorsunuz.

Korkmayın, en fazla hapse atarlar, ki orada da direnebilirsiniz. Ama söylenmesi gerekenleri söylemediğiniz müddetçe, tüm ülkenin hapishaneye çevrileceğini, açık faşist diktatörlüğe doğru yol alan rejimin hiç kimseye tek bir laf bile söyletmeyeceğini görmelisiniz. Siyasî karşıtlarınız da olsa, düşündüklerine hiç katılmasanız da, tüm mağdurlar için adalet sağlanana kadar, tek başınıza kalsanız da, direnmeli, sokağa çıkmalı, yeri geldiğinde kaldırım taşını elinize almalısınız. Hoş, siz yapmasınız da, yapacak olan Ayşeler, Nuriyeler, Suphiler, Ulaşlar, Arinler, Kaderler, kırmızı fularları tarihe kazıyanlar var. Seviyoruz sizleri, onun için diyoruz ki, sorun kendinize: »Bir insan ömrünü neye vermeli…«