Anayasa referandumu ve Avrupa

26. April 2017  Aktuelles

Anayasa referandumu ve Avrupa

Bu makale Politika Gazetesinin 41. sayısında yayımlanmıştır.

AKP rejiminin dayattığı anayasa referandumu sadece Türkiye’de değil, Avrupa kamuoyunda da gerek kampanya süreci, gerekse de YSK hilesi ile elde edilen sonuçları itibariyle antidemokratik ve gayrimeşru olarak görülüyor. Burjuva medyası, en muhafazakâr gazeteler bile, oylama esnasında yapılan hilelerden, antidemokratik uygulamalarından ve Türkiye’de »diktatörlük inşasının tamamlandığından« bahseden haber ve yorumları yayınlıyor, sayfalarını – solundan sağına – burjuva partilerinin temsilcilerinin Erdoğan’a yönelik eleştirilerine ve bunların kendi hükümetlerine yönelttikleri taleplere açıyor. Kimi liberal yorumcu »Sultanlığını ilân eden Erdoğan’ın yönettiği bir Türkiye AB’ne üye yapılmamalıdır« görüşünü savunurken, muhafazakâr yorumcular, »diktatörlük olsa dahi« Türkiye ile olan diyaloğun devam ettirilmesi gerektiğinde ısrar ediyorlar.

Referandum öncesinde ve hemen sonrasında Türkiye’yi ana konu hâline getiren burjuva medyası, haber ve yorumlarıyla Avrupa kamuoyunda Türkiye hakkında zaten var olan kafa karışıklığını daha da artırmaktan başka bir işlev görmüyor aslında. Neredeyse Avrupa’daki tüm burjuva medyasında birbiriyle çelişir görünen iki yaklaşım yer alıyor: hem Erdoğan’a ve partisi AKP’ye yönelik eleştirilerin dozajı artırılıyor, referandum süreciyle zaten iflas etmiş olan parlamenter sistemin rafa kaldırıldığı ve olmayan kuvvetler ayrılığının Avrupa sermayesinin doğrudan yatırımlarını yavaşlattığı vurgulanıyor, hem de AKP rejiminin »emsalsiz ekonomik başarıları« ile iktisat politikalarındaki esneklik övülüyor, Türkiye’nin »AB için vazgeçilmez stratejik öneminin« altı çizilerek, ülkenin »Batı’dan uzaklaşmaması için olağanüstü çaba harcanması« gerektiği belirtiliyor.

Aslına bakılırsa bu tartışmalar, Avrupa’da faaliyet gösteren Türkiye ve Kürdistan kökenli devrimci-demokratik göçmen ve işçi örgütleri ile Avrupalı komünistlerin çabalarıyla demokratik kamuoyunun gündeminde tuttuğu ve Avrupalı emperyalist güçler ile AKP rejiminin sıkı işbirliğine yönelik eleştirilerin ve bu çerçevede dile getirilen gerçeklerin üstünü örtmeye yarıyor. Böylelikle demokratik kamuoyunda ifade edilen eleştiri ve talepler boşa çıkartılıyor, çıkmaza sokuluyor. Velhasıl bu çerçevede Avrupa reformist solunun da meşum bir rol oynadığını, aynı zamanda kimi Avrupalı komünistin de net tavır almaktan ziyade, »seçim analizleriyle« vakit kaybettiklerini belirtmemiz gerekiyor.

Türkiye’deki referandumun AB’ne yararları

Türkiye’deki anayasa referandumu çerçevesinde yürütülen manipülatif tartışmaların AB’ne ve dolayısıyla Avrupa’daki emperyalist güçlerin politikalarına farklı yönlerden »yararlı« etkileri oluyor. Bunların başında kuşkusuz kamuoyu görüşünü yönlendiren algı yönetimi gelmektedir. Bir kere Türkiye’deki diktatörlük inşası, Avrupa’daki emperyalist yayılmacılığa, kapitalist sömürüye ve neoliberal sermaye birikim sürecine dayanan rejimlerin »gerçek demokrasi« olduğu demagojisine gerekçe gösteriliyor. Yani gayrimeşru referandum kapitalizmin merkez ülkelerindeki sınıf tahakkümünün ve emperyalist-kapitalist dünya düzeninin meşrulaştırılması, »alternatifsiz« olduğu algısının yaygınlaştırılması için kullanılıyor. Sanki AKP rejiminin kurulmasında ve Erdoğan-Saray iktidarının oluşturulmasında Avrupalı emperyalist güçlerin hiç katkısı olmamış, AB çatısı altındaki burjuva diktatörlükleri »demokrasi cennetiymiş« gibi, Erdoğan eleştirisi üzerinden algı yönetimi yapılıyor, Avrupa işçi sınıfı ve toplumlarının, direniş iradelerinin neredeyse tamamen kırılmasına neden olan bölünmüşlüklerini derinleştiren ırkçı ve milliyetçi demagoji mekanizmasının malzemesi hâline getiriliyor.

Örneğin Türkiye’nin hükümranlık haklarının önemli bir kısmının AB’ne devredilmesi için icat edilen »Türkiye’nin AB’ne Yakınlaştırılma Süreci« bu malzemelerden birisidir. Ne Ankara’da, ne Berlin ve Brüksel’de Türkiye’nin yakın zamanda AB’ne üye olabileceğine inanan tek bir yetkili kalmamış olsa da, sanki Türkiye’nin AB üyeliği realist bir opsiyon ve üyelik görüşmeleri AB »demokrasilerinin« Türkiye’deki »diktatöre« karşı kullanabilecekleri etkin bir »baskı aracıymış« gibi, Türkiye ile yürütülen üyelik görüşmelerinin askıya alınması talep ediliyor. Aynı şekilde Türkiye’nin »NATO üyeliğinden çıkarılması« talepleri de ifade ediliyor. Bu çerçevede AB Komisyonu’ndan ve F. Almanya gibi »öncü« ülkelerin hükümetlerinden »Türkiye’nin idam cezasını yeniden yürürlüğe sokması, son kırmızı çizgimiz olacaktır« benzeri açıklamalar yapılıyor.

Anlaşılmaz bir biçimde Avrupa reformist solunun da hararetle savunduğu bu talep ve görüşlere yakından bakıldığında, bunların hem emperyalist stratejilere, hem de AKP rejimine yarayan ve her defasında kamuoyu görüşünü etkilemek için hep yeniden üretilen demagojik söylemden ibaret oldukları görülebilir. Bir kere böylelikle emperyalist-kapitalist dünya düzeninin taşıyıcı araçları olan savaş kışkırtıcısı AB ve NATO’nun »demokratik kurumlar« ve »BM Şartına dayanan değer ittifakları« oldukları telkin edilmekte ve meşru kılınmaktadırlar. İkincisi ise, demokratik kamuoyunun Türkiye’deki antidemokratik uygulamalara, hukuksuzluğa, baskı ve işkenceye, kirli savaş ve sömürge yöntemlerine karşı BM Şartı ve AB kriterlerinin gerektirdiği yaptırımların uygulanmasına yönelik kamuoyu taleplerinin boşa çıkarılmasına yaramaktadırlar.

Aynı şekilde burjuva medyası ve hükümetlerinin AKP rejimine yönelik haklı eleştirileri Erdoğan’ın şahsında kişiselleştirmeleri ve Türkiye’deki diktatörlük inşasını salt »Erdoğan kendisi için istiyor« diye lanse etmeleri, Türkiye’deki güç ilişkilerinin, emperyalist güçler ile olan işbirliğindeki çelişkilerin, Türkiye’deki egemen blok içerisinde yürütülen çatışma ve ayrışmaların, sivil-askerî bürokraside İslamistler, milliyetçiler, Ergenekoncular, Atlantikçiler ve Avrasyacılar arasında devam eden koalisyon arayışlarının ve emperyalist güçlerin bunlar üzerindeki etkilerinin anlaşılmasını, görülebilmesini engelleyen çabalardır. Basit bir »Erdoğan karşıtlığı« olarak gösterilen bu çabalar, zaten Türkiye ve Ortadoğu’daki karmaşık ilişkiler, çıkarlar ve çelişkiler konglomerasının arka planını görmekte zorlanan Avrupa demokratik kamuoyunun kafasını iyice karıştırmaktadır. Avrupa reformist solunun reaksiyonlarından ve tavrından da görülebildiği gibi, bu çabalar Avrupa işçi sınıfı ve devrimci-demokratik güçlerinin asıl hedefe, yani antiemperyalist ve antikapitalist mücadeleye odaklanmaları yerine, emperyalist-kapitalist dünya düzeninin demagojik söylemlerinin yeniden üretilmelerine ve enternasyonalist dayanışma çizgisinden uzaklaşmalarına neden olmaktadır.

Referandumun iç politikada kullanılması

Başta F. Alman emperyalizmi olmak üzere, Avrupalı emperyalist güçler bilhassa Suriye ve Irak’taki savaşın gidişatın yön değiştirmesiyle birlikte AKP rejimine karşı olan tavırlarını değiştirmeye başlamışlardı. Elbette bu tavır değişikliği, AKP rejimini karşılarına alma biçiminde değil, destek-köstek politikalarıyla kendisini ifade ediyordu. Gazetemizin bir önceki sayısında F. Almanya-Türkiye ilişkileri özelinde açıklamaya çalıştığımız gibi, ne AB’nin, ne de tek tek emperyalist devletlerin Türkiye’deki bir diktatörlükle, bu diktatörlük açık faşizm dönemine geçse dahi, herhangi bir sorunları olmayacak. Aksine Erdoğan’ın Saray diktatörlüğü emperyalist güçlerin Ortadoğu stratejileri açısından kolaylaştırıcı faktör olacaktır. Ama bunun önkoşulu Türkiye’deki rejimin kontrolünün emperyalist güçlerin elinde olmasıdır. »Erdoğan karşıtlığı« görüngüsünün ardında çeşitli maddi nedenler bulunuyor: Bunlardan bir tanesi, Erdoğan’ın henüz devlet aparatının işleyişini güvence altına alabilmek için farklı güç odaklarıyla bürokrasi içinde koalisyon kurmak zorunda kalması, böylelikle rejimin geleceği konusunda belirsizlik yaşanmasıdır. Bir diğer maddi neden, Ortadoğu’da ABD ve F. Almanya arasında ayyuka çıkan çelişkiler ve çıkar çatışmalarıdır. Örneğin petrol ve doğalgaz nakliyatının Türkiye üzerinden sürdürülebilir biçimde ve istenilen miktarda Avrupa’ya akması, ABD emperyalizmi açısından bir öncelik değilken, F. Almanya ekonomisi açısından yaşamsal önem arz etmektedir. AKP rejimi ise hem ülkenin stratejik konumunu, hem de ABD-F. Almanya arasındaki çelişkileri kullanmaya çalışarak, arıza yaratmaktadır. Fazla uzatmadan noktalayalım: Avrupa’nın hiç bir zaman diktatörlüklerle sorunu olmamıştır, Türkiye’dekiyle de olmayacaktır. Yeter ki rejim AB’ne göbekten bağımlı kalsın (örneğin Gümrük Birliği üzerinden), Rusya ile ilişkilerini tahammül edilebilir düzeyde tutsun, AB’nin etki alanının genişlemesine katkı sunsun ve 12 Eylül 1980’nin mirası olan neoliberal sermaye birikim rejimini korusun. Ki bu durumda »dişleri çekilmiş«, meşruiyetini kaybetmiş ve hegemonik gücü zayıflamış bir Erdoğan ile rahatlıkla başa çıkabilir.

Ancak, gayrimeşru referandum sonuçlarını kabul etseler de, »Erdoğan karşıtlığı« görüngüsüne hâlâ ihtiyaçları bulunmaktadır. Bunu gene F. Almanya örneğinde açıklamaya çalışalım.

Sonuçların ilân edilmesinin hemen ardından burjuva medyası ve iktidarı-muhalefetiyle F. Alman politikacıları, F. Almanya’da yaşayan Türkiyeli seçmenlerin yüzde 63,1 gibi bir oranla »Evet« oyu vermelerini skandalize etmeye başladılar. Gazete sayfaları »demokraside yaşayıp, diktatörlüğü seçen«, »entegre olmayan« ve »Evet« oyu vererek Erdoğan’ı destekleyen Türkiyelilerin »ya Alman vatandaşlıkları iptal edilsin, ya da ülkeyi terk etsinler« türünden kültüralist ve ırkçı yorumlarla doldu. İşin garibi, kendilerine »demokrat« diyen Türkiye ve Kürdistan kökenli bir kesim de bu koroya katıldı. Zaten bu kesim referandum kampanya sürecinde sosyal medya üzerinden, sırf »Erdoğan karşıtı« oldukları gerekçesiyle ırkçı ve sağ popülist parti ve gazetelerin söylemlerini paylaşıyor, Wilders, Le Pen, Seehofe gibi bilimum sağcı-ırkçı politikacılara alkış tutuyorlardı. »Evet oyu verenler gitsin Türkiye’de yaşasın« korosuna katılanlar, hâlâ F. Alman devletinin politikalarına alet olduklarını göremiyorlar ne yazık ki.

Peki, F. Almanya’da bu tartışmalar neden başlatıldı? Öncelikle toplumsal bölünmüşlüğü derinleştirmek ve olası direnç mekanizmalarını kırmak için. Aslına bakılırsa bu şekilde yeni tip işçi göçünün başladığı 1950’lerden bu yana sistematik olarak sürdürülen, ayırımcı ve ırkçı yaklaşımları körükleyen alışılagelmiş politikanın yeniden ısıtılıp piyasaya sürülmesidir yapılan. 2017’de yapılacak olan eyalet ve federal parlamento seçimlerinde istenilen sonuçları almak, egemen mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin sorgulanmasını engellemek, militaristleştirilmeye ve neoliberal dönüşüme karşı yaygınlaşmakta olan itirazları sisteme zarar vermeyecek yataklara kanalize etmek, çifte vatandaşlık gibi demokratik ve diğer sosyal kazanımları geri almak ve kapitalist sömürüye boyun eğmeyi »uyum« safsatasıyla dayatmak için, neredeyse her seçim öncesi uygulanan »günah keçisi« politikalarının yenilenmiş versiyonudur.

Bu tartışmaların bir diğer amacı da, kurumsal ayırımcılığın, ırkçı yasaların ve gerici göçmen ve mülteciler politikasının uğursuz sonuçlarının üstünü örtmek, Türk devletiyle on yıllardır F. Almanya sınırları içerisinde sürdürülen siyasî, polisiye ve istihbarat işbirliğini gizlemektir. Örneğin göçmenler arasında sayısal olarak azınlık olan Türkiyeli muhafazakâr kitle, sanki tüm Türkiyelileri temsil ediyormuş gibi lanse edilmekte, çoğunluk toplumunda yerleşik olan ksenofobik ve refah şovenisti yaklaşımlar körüklenmekte, İslam düşmanlığı enstrümantalize edilmektedir. Tartışmalar çerçevesinde ileri sürülen Türkiyelilerin kendilerini izole ettikleri ve Erdoğan’ın lobicileri hâline geldikleri iddiası, kısmen doğru olsa da, bu izolasyonun ve lobicilik çalışmalarının bizzat F. Alman ve Türk devletleri tarafından yürütüldüğü gerçeğini gizlemektedir. AKP rejiminin F. Almanya’da geniş bir örgütsel ve istihbarat ağına sahip olmasını sağlayan F. Alman hükümetinden başkası değil. Doğrudan Erdoğan’ın gizli ödeneğinden aktarılan paralarla finanse edilen UETD gibi örgütler, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olan DİTİB ve camileri, konsolosluklar ve AKP hükümetiyle sıkı işbirliği içerisinde olan çeşitli kurum doğrudan F. Alman makamlarının onayı ve bilgisi dahilinde faaliyet yürütmektedirler.

F. Alman ve Türk devletleri arasındaki doğrudan F. Almanya’da yürütülen işbirliği, özellikle 12 Eylül cuntasının başlattığı »Huzur Operasyonu« ile derinleştirilmiş ve bugüne kadar genişletilmiştir. Örneğin F. Hükümet Türkiye’nin Kürt politikasını F. Almanya’da bire bir uygular, Türkiyeli ve Kürdistanlı örgütleri kriminalize eder ve devrimcileri ceza yasasına uydurulan bir madde ile hapse atarken, aynı anda 6 bin MİT elemanının F. Almanya’da serbestçe çalışmasına onay vermektedir. MİT’nın, F. Alman gizli servisinden Gülen hareketinin aktivistlerini izlemesini güya protesto eden F. Hükümet, MİT raporlarını Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilere karşı açtığı davalarda kullanmaktan ve hapis cezalarının dayanağı yapmaktan geri durmamaktadır.

F. Almanya’daki devrimci-demokratik göçmen örgütlerinin on yıllardır eleştirdikleri bu uygulamalar, F. Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin Türk devletinin milliyetçi, dinci ve eril prangasında kalmalarına neden olmaktadır. Bu durum gerek F. Alman devletinin, gerekse de Türk devletinin işine gelmekte, Türkiyeli ve Kürdistanlı göçmen kitlesinin istenildiği gibi manevra edilebilen bir kütle olarak elde tutulmasını sağlamaktadır. Türkiyeli göçmenlerin, üçüncü kuşakta dahi gericileşmelerinin temel nedenlerinden birisi, uygulanan bu politikalardır.

Yeri gelmişken bu bağlamda Türkiye’deki sol çevreler arasında da ifade edilen ve doğru kabul edilen iki efsaneye değinmek gerekiyor: Efsanenin birisi, Türkiyeli göçmenlerin Türkiye’deki seçimlerde AKP, MHP, SP veya BBP gibi milliyetçi ve dinci partilere oy verirlerken, F. Almanya’daki seçimlerde SPD, Yeşiller veya Sol Parti gibi partileri destekledikleri iddiasıdır. Bu doğru değildir. Yapılan empirik araştırmalar, F. Almanya’daki yerel, eyalet ve genel seçimlere katılım oranlarının muhafazakâr seçmenlerde çok düşük olduğunu kanıtlamaktadır. Bu kesimin Alman vatandaşı olmayan ve Yabancılar Meclisi gibi danışma meclisleri seçimlerine katılma hakkı olanların bu seçimlere katılma oranları ise, milliyetçi ve dinci örgütlerin bu meclislerde çoğunlukta olmalarına rağmen, yüzde 3 civarındadır.

İkinci efsane, muhafazakâr Türkiyeli göçmenlerin sınıfsal aidiyetine dairdir. Aralarında büyük endüstri işletmelerinde çalıştırılan işçiler olsa da, ki bunlar genellikle çekirdek kadroya dahil olan ve ortalamanın üzerinde maaş alanlardır, genel olarak bu kesimin »mağdur« göçmen sınıfında olmadıkları söylenebilir. Kimilerinin F. Almanya’da sosyal yardım alıyor oluşu, Türkiye’deki mal varlıklarının yüksek olmadığı anlamına gelmemektedir. Aksine bu kesimler AKP rejiminin »nimetlerinden« faydalanan ve genellikle Türkiye’dekilerden daha militan AKP ve MHP taraftarlarıdırlar. Küçük burjuva muhafazakâr göçmen kitlesinin Avrupa’da »entegre« olma gibi bir derdi de yoktur. Ancak bu gerçek, başka bir gerçeği de göstermektedir: F. Almanya’da bu denli yüksek oranda »Evet« oyunun çıkması, on yıllardır faaliyet gösteren Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimci-demokratik göçmen örgütlerinin zaaflarını ve yetersizliklerini göstermektedir.

Sonuç itibariyle gerek referandum öncesinde, gerekse de sonrasında Avrupa’da yürütülen tartışmalar, hem Avrupa’daki emperyalist güçlerin, hem de Türkiye’deki AKP-Saray diktasının lehine toplumsal algıyı manipüle etmeyi amaçlamaktadırlar. Referandum sonrası süreçte açık olarak görüldüğü gibi, Türkiye’deki muhalif güçlerin oluşturduğu potansiyelin sadece Türkiye işçi sınıfının devrimci güçleri ile Kürt Özgürlük Hareketi tarafından aktive edilmesi olanaklıdır. Bu güçlerin, diktatörlüğe ve olası bir faşizm inşasına karşı verdikleri mücadelede Avrupa’daki devrimci-demokratik güçlerin enternasyonalist dayanışmasına olan ihtiyacı giderek daha fazla olacaktır. Avrupa’daki devrimci-demokratik göçmen örgütlerinin ve Türkiyeli komünistlerin temel görevi, Avrupa’daki devrimci-demokratik güçlerin ve demokratik kamuoyunun bu enternasyonalist görevi yerine getirmeleri için harekete geçmelerini sağlamaktır. Avrupa’da yaşayan Türkiyeli komünistlerin, devrimci-demokratik göçmen örgütleri arasında oluşmuş suni görüş ayrılıklarının aşılması ve birleştirici unsur olan sınıfsal çıkarlar temelinde Türkiyeli ve Kürdistanlı örgütler ile emekçilerin Avrupa’daki işçi sınıfı ve sınıf partileri ile, emperyalizme ve AKP-Saray diktasına karşı olan birliğini kurmak için gereken rolü üstleneceklerinden kimsenin şüphesi olmamalıdır!