Yeni bir nükleer çağ mı başlıyor?

06. Januar 2020  Aktuelles

Yeni bir nükleer çağ mı başlıyor?

INF-Sözleşmesinin ABD emperyalizmi tarafından feshi ve olası sonuçları

NATO’nun 1979’da Pershing II ve Tomahawk orta menzilli ve nükleer başlıklı roketleri Batı Avrupa’ya konuşlandırma kararını alması, Batı Avrupa kamuoyunda büyük tepkilere yol açmıştı. NATO’nun »İkili Kararı« savaş sonrası Avrupa’sının en kitlesel protestolarına neden olmuş, neredeyse tüm Batı Avrupa ülkelerinde milyonlarca insanın sokakları doldurmaya itmişti. Avrupa Barış hareketi 1980’li yıllarda burjuva hükümetleri üzerinde o döneme dek hiç elde edemediği – ve bugün dahi ulaşamadığı – bir etki gücüne sahip olmuş, farklı sınıf ve katmanlardan, kiliselerden sendikalara, partilerden yurttaş girişimlerine dek, geniş kesimleri harekete geçirebilmişti, ki bunda dönemin Komünist Partilerinin rolü hiç de küçük değildi. Sadece Batı Avrupa’da değil, ABD’nde de! Örneğin ABD Barış Hareketi 1982 Haziran’ında New York’ta yaklaşık bir milyon insan ile ABD tarihinin en kitlesel barış mitingini gerçekleştirmişti.

Emperyalist ülkelerde sokakların artan etkisi ve ağırlaşan siyasî baskı, bilhassa Batı Avrupa’daki burjuva hükümetlerini, Ronald Reagan başkanlığındaki ABD hükümetini SSCB ile müzakerelere başlanması için baskı altına almaya itiyordu. Nitekim zorlamalar sonucunda ABD ve SSCB arasında görüşmeler başlamış, görüşmeler 8 Aralık 1987 tarihinde Washington’da ABD Başkanı Reagan ile SBKP MK Genel Sekreteri Michail Gorbaçov’un »Intermediate Range Nuclear Forces Treaty« (Orta Menzilli Nükleer Silahlar Antlaşması) adını taşıyan INF-Sözleşmesi’ni imzalamalarıyla sonuçlanmıştı.

1 Haziran 1988’de süresiz olarak yürürlüğe giren INF-Sözleşmesi, Avrupa’daki 500 ile 5.500 kilometre menzili olan tüm ABD ve SSCB nükleer füzelerinin geri çekilip, hurdalaştırılmalarını öngörüyordu. O dönemlerde INF-Sözleşmesi »SSCB’nin ve Barış Hareketinin başarısı« olarak değerlendiriliyordu, ancak sözleşme çoktan başlatılmış olan karşı devrim sürecini engelleyemedi. Dahası 1989/1990 karşı devrimiyle birlikte gerek Reagan Yönetiminin »Stratejik Savunma Girişimi – SDI« planlarıyla uzaydaki nükleer silahlanmayı öngören projesi, gerekse de NATO’nun Doğu Avrupa’ya genişleme adımları, barış açısından son derece olumsuz süreçlere yol açtı. ABD emperyalizmi INF-Sözleşmesi’yle dondurulan bu »nükleer ilk vuruş yetisi kazanma« planlarını karşı devrimle birlikte hızlandırma olanağına kavuştu.

Bill Clinton ve George W. Bush hükümetlerinin tadil ederek geliştirdikleri planlar, Barack Obama Hükümeti tarafından dört aşamalı »ABD Roket Şemsiyesi« olarak nitelendirilen »European Phased Adaptive Approach – EPAA« kararı ile uygulamaya sokuldu. EPAA-Kararı Avrupa kamuoyuna »NATO’nun Avrupa’yı İran roketlerine karşı savunma mekanizması« olarak sunuldu.

Nükleer silahlanma yolu yeniden açıldı

EPAA-Kararının açıklanmasında bu yana Rusya Federasyonu’nun yaptığı açıklamaları, uyarıları ve önerileri değerlendirdiğimizde, Putin Yönetiminin EPAA-Kararını, ilân edildiği gibi İran’a değil, Rusya’ya karşı ABD’nin nükleer ilk vuruş yetisine kavuşma adımı olarak okuduğunu anlayabiliriz – ki bu bizce de yanlış bir okuma değil.

ABD ve NATO, Rusya Federasyonu’nun haklı kaygılarını ve INF-Sözleşmesi’nin sürdürülmesine devam edilmesine yönelik tüm önerilerini şimdiye kadar reddettiler. Hatta önerileri reddetmekle kalmayıp, Türkiye’ye konuşlandırılan Özel Erken Uyarı Radar İstasyonu, İspanya’ya yerleştirilen »Aegis-Taarruz Sistemi« ile donatılmış Güdümlü Füze Savunması, Romanya’da faaliyete geçen »Aegis-Sabit Roket Savunma İstasyonu« ve Polonya’da konuşlandırma hazırlıkları devam eden ikinci sabit roket istasyonu ile sistematik bir biçimde planlarını uygulamaya devam ediyorlar. Aslına bakılırsa »Aegis-Sisteminin« kendisi, ABD’nin Almanya’nın Ramstein kentinde bulunan Hava Üssünde yerleşik NATO Hava Kuvvetleri Ana Karargâhı »Air Component Command« AIRCOM’a ve birbirlerine bağlı olan tüm unsurlarına nükleer başlıklı roketlerin yerleştirilebilme olanağı ve Romanya ile Polonya’nın Rusya için yakın menzil sayılması nedeniyle, INF-Sözleşmesini çiğnemek anlamına gelmektedir. Çünkü »Aegis-Sistemi« ve uyduları INF-Sözleşmesi feshedilmeden konuşlandırıldılar. Bu durumda, olası bir nükleer savaşta ilk vurulacak olan yerler Avrupa ve Türkiye’dir.

Yaygın burjuva medyası ise uzun zamandır INF-Sözleşmesi’nin önce Rusya Federasyonu tarafından çiğnendiği propagandasını yapmakta ve kamuoyu görüşünü bu yönde etkilemeye çalışmaktadır. Gerekçe olarak da, Rusya Federasyonu’nun EPAA-Kararından sonra, »9M729« veya NATO jargonuyla »SSC-8« olarak adlandırılan füze sistemini geliştirmesi gösterilmekte. Ancak bu füzelerin menzili, iddia edildiği gibi, 2.000 kilometre değil, 500 kilometrenin altında ve bu biçimiyle INF-Sözleşmesi’ne aykırı değil. Her ne kadar Putin Yönetimi, deyim yerindeyse, sütten çıkmış ak kaşık değil ve yeterince eleştiriyi hak ediyor, ama 9M729 füze sisteminin INF-Sözleşmesi’ne aykırı olduğu iddiası kocaman bir propaganda yalanından ibarettir.

Olmayan sözleşmeye uyulması gerekmez

Rusya Federasyonu Hükümeti uyarıları ve önerileriyle INF-Sözleşmesi’nin devamını inandırıcı bir biçimde savunuyordu, ama başarılı olamadı – olamazdı da. Çünkü INF-Sözleşmesi ABD emperyalizminin planlarına ters düşüyordu. Nitekim Trump Yönetimi 1 Şubat 2019’da INF-Sözleşmesi’ni feshettiğini ilân etti. Her ne kadar Putin Yönetimi hemen ardından, 2 Şubat’ta yeni bir müzakere önerisinde bulunmuş olsa da, bu teklifin süresi 2 Ağustos 2019 tarihinde dolduğundan, INF-Sözleşmesi fiilen feshedilmiş oldu. Böylelikle ABD emperyalizmi, INF-Sözleşmesi dahil uluslararası sözleşmelerin bir çoğuna aykırı olarak konuşlandırdığı »ABD Roket Şemsiyesini« resmen legalize etmiş oldu. Nihâyetinde ABD var olmayan bir sözleşmeye uymak zorunda kalmayacak.

INF-Sözleşmesi’nin feshedilmesiyle söz konusu olan, sadece Avrupa’ya orta menzillik nükleer füzelerin yerleştirilmesi ihtimali değildir. Aynı zamanda ABD emperyalizminin, Rusya Federasyonu’nun yanı sıra, Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı da nükleer ilk vuruş yetisini kazanma hedefi göz ardı edilmemelidir. Avrupa için alına EPAA-Kararının ikinci aşamasında yerleştirilen »Terminal High Altitude Area Defense« (Terminal Yüksek İrtifa Koruma Alanı) olarak nitelendirilen THAAD Mobil Roket Savunma Sistemi, örneğin Güney Kore’ye de konuşlandırıldı. Şu an için 200 kilometrelik menzili olan THAAD füzeleri çok kısa bir sürede 500 kilometrelik menzile çıkartılabiliyor ve nükleer başlıklarla donatılabiliyorlar. Bu durumda da, aynı Pershing II füzeleri gibi, nükleer ilk vuruş silahları olarak kullanılma potansiyelini taşımaktadırlar. THAAD füzeleri halihazırda Güney Kore, Romanya ve İsrail’e konuşlandırılmış durumdalar.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin INF-Sözleşmesi’ne imza atmamış ve sözleşme kapsamı dışında olması nedeniyle, »Sözleşme yaptırımlarının gölgesinde kalmadan silahlandığı« iddia edilerek, İndo-Pasifik bölgesine »konvansiyonel orta menzilli füzelerin konuşlandırma çalışmalarının başlatıldığı« Pentagon tarafından 2019 Mart’ında açıklanmıştı. Pentagon’dan yapılan açıklamada açık olarak, »2 Şubat 2019’a kadar ABD’nin INF-Sözleşmesinden doğan yükümlülüklerine ters düşebilecek fabrikasyon faaliyetleri şimdi başlatılmıştır« deniliyordu.

Avrupalı Şahinler de »işe« geri döndüler

ABD emperyalizminin INF-Sözleşmesi’ni feshetmesi, Avrupa’daki silah tekellerine yeni olanaklar sunuyor. Son haftalarda güya »Strateji uzmanı« diye lanse edilen, ama aslında silah tekellerinin lobiciliğini yapan bir çok isim gerek »bilimsel enstitüler«, gerekse de yaygın burjuva medyası üzerinden INF-Sözleşmesi’nin feshine atıfta bulunarak, »Artık NATO resmen saldırı yeteneklerine kavuşturulmalıdır. NATO’nun hem konvansiyonel hava savunması güçlendirilmeli, hem de, 9M729 füzelerinin lokalize edilmesi güç olduğundan, Rus kumanda merkezlerini vurabilecek ofansif unsurlara kavuşturulmalıdır« görüşü savunulmakta, »Almanya’nın artan sorumluluğunun yerine getirilmesi« istenmektedir.

Ancak hedefleri sadece bununla sınırlı değil. Aynı zamanda AB-Rusya sınırına konuşlandırılmış olan askerî birliklerin de »güçlendirilmesi gerektiği« iddia edilmektedir. Örneğin Alman hükümetine yakın duran »Stratejik Analizler Dergisinde« yayımlanan bir makalede Rusya’nın »Polonya ve Baltık ülkelerine olan yakınlığından doğan avantajını bertaraf etmek amacıyla, en kısa zamanda bu ülkelerde bulunan NATO birliklerinin, diğer NATO üyesi ülkelerden gönderilecek en az 40 bin askerler güçlendirilme zorunluluğu olduğu« savunulmaktadır.

Görüldüğü kadarıyla ABD emperyalizminin INF-Sözleşmesi’ni feshetmesi, öncelikle Almanya’daki emperyalist tekelci burjuvazinin »Transatlantikçi« fraksiyonlarının çıkarına çalışıyor. Yaygın burjuva medyasının söylemi »Transatlantikçilerin« argümentasyonlarını tekrar ederek, INF-Sözleşmesi’nin iptal edilmesinde »asıl sorumlunun Rusya olduğu« iddiasını ve bununla birlikte, özellikle Hong Kong’daki toplumsal olaylar üzerinden »despotik Çin rejimine karşı uluslararası hassasiyet« demagojisini yayarak, kamuoyu görüşünü manipüle etmeyi hedefliyor. Avrupa toplumsal ve siyasî soluna yakın duran bağımsız sol medya ise, burjuva medyasının bu söylemlerini ifşa edecek bir karşı söylem geliştirememesi nedeniyle, »Transatlantikçi« argümentasyonlar yaygın kamuoyu görüşü hâline dönüşüyor.

Ancak Alman tekelci burjuvazisinin »Avrupacı« sermaye fraksiyonları da boş durmuyor. Örneğin NATO Askerî Komisyonu eski başkanlarından olan Harald Kujat, diğer »stratejistlerin« söylemlerini sert bir şekilde eleştiriyor ve »Rusya’nın saldıracağından hareket etmek saçma olduğu kadar, tek yanlı ve irrasyonel bir savdır. Putin böylesi bir adımın, Rusya için öngörülemeyecek siyasî ve iktisadî sonuçlara yol açacak bir izolasyonla sonuçlanacağını çok iyi bilmektedir« diyor. Gene de »Transatlantikçi« ve »Avrupacı« sermaye fraksiyonları arasında büyük farklılıklar olmadığını vurgulamak gerekiyor, çünkü nihâyetinde iki tarafında hedefi aynı: Alman emperyalizminin dünya gücü olarak pozisyonunu güçlendirmek.

Sonuç yerine

Öyle ya da böyle – görevdeki Trump yönetiminin nükleer silahlanmayı hiç bir sözleşmenin kısıtlayamayacağı biçimde sürdürmek istediklerinden şüphe yok. ABD emperyalizminin şu an için böylesi bir olanağa kavuşmasını engelleyen çeşitli sözleşmeler mevcut. Bunlardan en önemlisi 8 Nisan 2010 tarihinde ABD ve Rusya arasında imzalanıp, 5 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren »New START«-Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme, kullanıma hazır nükleer başlıkların sayısının 1.550’ye ve 5.500 kilometreden fazla menzile sahip taşıyıcı roket sistemlerinin sayısının 800’e düşürülmesini öngörüyordu. Sözleşmenin temel amacının, karşılıklı olarak iki tarafın da nükleer ilk vuruş yetisine sahip olmasına yol açacak bir silahlanma yarışını engellemek olduğu ilân edilmişti.

ABD şu anki politikalarıyla bu temel amaçtan hızla uzaklaşmaktadır. Yapılan açıklamalar, ABD emperyalizminin stratejik nükleer cephanesini modernize etmeye ve vuruş gücünü artırmaya çalıştığına işaret etmektedir. ABD Kongresi’nin Bütçe Ofisinin verilerine göre, bu amaç için 2020-2030 arasında 500 milyar Dolar civarında bir para harcanması söz konusudur. Trump Hükümetinin resmî politikası, kullandığı sert retorik ve nükleer cephanenin modernizasyon çalışmaları, ABD’nin Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti karşısında nükleer ilk vuruş yeteneğine sahip olmak istemesinden başka bir sonucu göstermemektedir. Rusya’nın çabaları ise, stratejik dengenin yeniden sağlanması olarak okunabilir – başarılı olup, olamayacağı şu an için söylenemese de. »New START«-Sözleşmesi’nin 5 Şubat 2021’de sona erecek olması, kötü olasılıkları artırmaktadır.

Ancak tüm bu gerçeklerin yanı sıra sorulması gereken asıl soru, gerek ABD emperyalizminin, gerekse de başka bir emperyalist devletin veya bunların stratejik düşmanları olarak görülen nükleer güçlerin, dünyayı yaşanamaz kılacak olan bir nükleer dünya savaşını göze alıp alamayacaklarıdır. Kanımızca tekelci burjuvazinin en gerici ve en saldırgan kesimleri dahi, şu aşamada böylesi bir riski göze alamayacaklardır. Çünkü henüz nükleer ilk vuruşa karşılık verecek yeterince ölümcül silah kontrol altına alınabilmiş değildir. Kaldı ki dünyanı herhangi bir yerinde patlayacak olan bir nükleer silahın yol açacağı sorunlar, o coğrafya ile sınırlı kalmayacak, dünya çapında etkisini gösterecektir. Kaldı ki Rusya’da bir-iki ay önce bir cephanelikte yaşanan patlama sonucu radyoaktif değerlerin yükseldiğinin tespiti ile Avrupa’daki toplumlar arasında kaygının artması, burjuva hükümetleri için yaşamsal olan toplumsal rızanın alınmasının zor olacağına işaret etmektedir.

Buradan hareketle, »nükleer dünya savaşı olanaksızdır« demek elbette yanlış olacaktır, çünkü stratejik düşman olarak nitelendirilen ülkelerin askerî açıdan kontrol altına alınması ve nükleer silahlanma yarışının dizginsizleşmesi durumunda, böylesi bir savaş her an için olanaklı olabilir. Nükleer ilk vuruş yeteneğine kavuşulması, yılda 700 milyar Dolar’dan fazla bir bütçeyi savunmaya harcayarak ve müttefiklerini de silahlanmaya daha fazla bütçe ayırmaya zorlayarak kendi tekellerine yeni sermaye birikim olanakları yaratmak, dünyanın egemen gücü olarak kalmayı isteyen ABD emperyalizmi için yaşamsal bir önem kazanmıştır. ABD emperyalizminin bu yönelimi hiç şüphesiz diğer emperyalist güçleri de benzer politikalara yönelmeye itecek, zaten dünyanın çeşitli coğrafyalarında sürmekte olan savaşları ve çatışmalı ihtilafları daha da yaygınlaştıracaktır. Bununla birlikte milliyetçilik ve ırkçılık geliştirilecek, işçi hakları, ücretler, çalışma ve yaşam koşulları üzerindeki baskılar artırılacak, burjuva demokrasisi otokratik diktatörlüklere daha hızlı bir biçimde dönüştürülecektir.

Böylesi bir gidişatı durdurabilecek olan yegane güç, uluslararası çapta birleşik, barış, demokrasi, sosyalizm şiarı altında buluşan işçi sınıfının ve müttefiklerinin oluşturacağı hareket olabilir. Avrupa Barış Hareketi, reformizm batağından kurtulamayan Avrupa toplumsal ve siyasî solu, tekelci burjuvazinin yedeğine düşürülmüş olan Avrupa sendikal hareketi, değil sosyalizm  şiarı altında buluşmayı, barış ve demokrasi için dahi kitlesel direnişi örgütleyebilme gücünden bir hayli uzaktadır. Toplumsal direnç mekanizmaları zayıflamış, toplumsal hoşnutsuzluk ırkçı-faşist partilerin beslendiği toprak hâline gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında, geleceğin bir hayli karanlık görünmesi muhtemeldir.

Ancak, daha zayıf, savaşların daha etkin olduğu coğrafyalarda direnişin yerküreye yayılmasını sağlayacak kıvılcım potansiyelleri bulunmaktadır. Örneğin Anadolu-Mezopotamya coğrafyasında Türkiye işçi sınıfının devrimci güçleri ile Kürdistan Özgürlük Hareketinin ortak hedefler çerçevesinde geliştirecekleri radikal ortak mücadele böylesi bir kıvılcım olabilir. Türkiye olası bir nükleer savaşın vuracağı ilk coğrafyalardan birisidir. Bu nedenle Türkiye komünistlerinin ivedi görevi, toplumsal sınıf ve katmanlara bu tehlikeyi göstermek, »barış, demokrasi ve sosyalizm« şiarının birbirlerine kopmaz biçimde bağlı hedefler olduğunu kanıtlamak ve bu uğurda radikal ortak mücadeleyi örmek için harekete geçmektir. Kapitalizm, savaş demektir. Kapitalizm aşılmadan, ne barış, ne de demokrasi olanaklı olacaktır.