Egemen düzenin hastalık semptomları

11. Mai 2017  Aktuelles

Egemen düzenin hastalık semptomları

Avrupa’nın egemen sınıfları Fransa başkanlık seçimlerinin ardından rahatlamışa benziyorlar. Özellikle F. Alman emperyalizmi Emmanuel Macron’un başkan seçilmesinin uzun vadeli hedeflerine yarayacağını düşünüyor denilebilir. Ancak asıl kazançlarının, neoliberal bir yeni yetme ile faşist Marine Le Pen arasındaki tercihin öne çıkmasıyla, egemen düzene Avrupa çapında toplumsal rıza kazandırmak olduğunu söyleyebiliriz. İşte »ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek« diye buna denir.

Aslına bakılırsa bu gelişmeler egemen düzenin hastalık semptomlarıdır. AB veya Euro krizi olarak görünen, tüm baskınlığına ve dünyayı çerçeveleyen hegemonyasına rağmen, neoliberalizmin derin krizinden başka bir şey değil. Bu krize yol açan virüs ise, en saf haliyle kapitalizmdir.

Macron veya Le Pen olsun, egemen sınıfların farklı siyasî temsilcilerinin karşı karşıya gelmeleri, hastalığa yol açan asıl nedeni ortadan kaldırmak değil, birbirinin zıttı gibi görünen konseptlerle hastalığın semptomlarını hafifletmek ve krizleri burjuvazinin sınıf tahakkümünün devamlılığını sağlamak için kullanmaktır.

»Fransa’yı faşizmden, AB’ni de parçalanmaktan kurtaran kahraman« Macron’un programatiğine baktığımızda, açık bir şekilde neoliberalizmi otoriter tedbirlerle ayakta tutmayı hedefleyen bir siyasî hat görebiliriz. Gözlemciler yaklaşık bir ay sonra yapılacak olan Fransa parlamento seçimlerinden »istikrarlı« bir çoğunluğun çıkmasını pek öngörmüyorlar. Faşist Le Pen’in, ama aynı şekilde reformist Fransa solunun aldıkları oy oranları düşünülürse, bu öngörünün doğru çıkaracağı varsayılabilir.

Peki, bu durumda kahramanımız ne yapacak? Parlamentonun çıkaracağı yasalar yerine, KHK’lar ile »hızlı ve etkin adımlar« atacak. Ne olabilir bunlar? Macron’dan dinleyelim: »KHK’lar ile çalışma yasasını esnekleştirip, toplu iş sözleşmelerini sınırlayarak istihdam piyasası reformlarının gerçekleştirilmesi; sosyal güvenlik yasalarını değiştirerek, sosyal giderlerin bütçe konsolidasyonu için kısıtlanması; Avrupa Savunma Birliği’nin kurulmasını desteklemek için savunma giderlerinin artırılması; AB sınırlarının mülteci akınlarına karşı daha etkin savunulması; güvenlik güçlerinin personel sayısını artırarak, kararlı adımlarla iç güvenliğin güçlendirilmesi ve terörizme karşı etkin mücadele«.

Tüm bu »tedbirler« burjuva demokrasilerini, daha önceleri yazdığımız gibi, »demokratörlüklere« dönüştürecek olan otoritarizmin habercileridir. Aynı zamanda, diğer AB ülkelerindeki benzer »tedbirleri« Fransa’daki gelişmeler ile bağlantılı olarak ele aldığımızda, otoritarizmin sadece çeper ülkelerde değil, tüm Avrupa kıtasına yayılmakta olduğunu göstermektedir.

Tam da burada, otoritarizmin, sadece aşırı veya faşist formasyonlar tarafından yaratılan bir tehlike olduğunu savunan ve Fransız seçmenini sıtmaya razı olmaya davet eden sol liberallerin yanılgısı görünür kılınmaktadır. Burjuva partilerini faşizmin alternatifi gören sol liberal küçük burjuvalar, bu tavırlarıyla o çok korktukları otoritarizmin yolunu döşeyen kullanışlı aptallar olmaktan ileri gidemiyorlar. Halbuki tarih göstermektedir: faşizmden kurtulmak isteyenler, kapitalizme savaş açmalıdırlar. Kapitalizm, hem ölüm, hem de sıtma demektir. Hastalığı kökünden kurutacak olan tek etkin ilaç ise sosyalizmdir.