Seçimlerle değiştirilemeyenlere dair…

Almanya’daki seçim sonuçları ve dış politikaya yansımaları üzerine

Kurt Tucholsky’nin “seçimler bir şeyi değiştirebilseydi, çoktan yasaklanmış olurlardı” dediği rivayet edilir. Bu sözü sahiden Tucholsky mi yoksa Mark Twain veya Emma Goldmann mı söylemiş bilemeyiz, ama bildiğimiz gerçek seçimlerin değiştiremediği çok şey olduğudur. Elbette burjuva demokrasilerinde, işlevlerini kaybetmedikleri sürece, toplumsal iklimdeki gelişmelere paralel sistem içi hükümet yapılarında kimi değişimler olmaktadır. Ancak günümüzün kapitalist dünyasındaki ülkelerde, en demokratiğinde bile, verili olan sistem seçimlerle değiştirilemez. O açıdan bizce asıl önemli olan, seçimleri, dolayısıyla seçmenleri ve kamuoyu görüşünü belirleyen, iç ve dış politikaların çerçevesini çizen bu “değiştirilemeyenlerin” ne olduğu sorusuna yanıt aramaktır.

„Seçimlerle değiştirilemeyenlere dair…“ weiterlesen

“Koyunun olmadığı yerde…”

Faşist AfD, Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu seçimlerinden açık ara farkla en güçlü parti olarak çıktı. Bu ay yapılacak olan Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinde de yüksek oy oranları elde edeceğinden hareket edebiliriz. Reformist toplumsal ve siyasi sol bu sonuçlar karşısında şoke olmuş durumda. Halbuki bu gelişmenin 1990’lardan bu yana devam eden neoliberal politikaların ve son birkaç yılda ivme kazanan militarist dönüşüm çabalarının doğal sonucu olduğunu en iyi solun bilmesi gerekiyor. Aynı şekilde asıl meselenin sadece faşist partinin seçim zaferi elde etmiş olmasının olmadığını da…

„“Koyunun olmadığı yerde…”“ weiterlesen

“Karanlık zamanlar senfonisi”

Eyalet seçimleri ve Almanya’daki faşistleşme süreci

6 Eylül 2026’da yapılan Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu seçimleri Almanya’daki çoğunluk toplumundaki faşistleşme sürecinin boyutunu görünür kıldı. Egemen siyasetin, dizginsiz bir kapitalist şehvet ile yayın yapan burjuva medyasının yıllardır yürüttükleri göçmen ve mülteci düşmanlığı bu seçimlerle zirveye ulaştı. Saksonya-Anhalt’ta beklenildiği gibi ırkçı-faşist AfD yüzde 43,8 oy alarak birinci parti oldu. Reformist Sol Parti sadece yüzde 8,6 oranına ulaşabilirken, başta CDU olmak üzere diğer burjuva partileri hezimete uğradılar. Kimileri her ne kadar faşistlerin mutlak çoğunluğa kavuşamamış olmalarına seviniyor olsa da CDU veya diğer partilerden yapılması muhtemel milletvekili transferiyle faşist AfD’nin hükümet kurması pekala olasıdır.

„“Karanlık zamanlar senfonisi”“ weiterlesen

Faşiste değil, onu yaratana bakmak

7 Eylül 2026

Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu seçimleri ırkçı-faşist AfD partisinin zaferiyle sonuçlandı. 1,7 milyon seçmenin bulunduğu eyalette katılım yüzde 76 ile hayli yüksek oldu. Reformist sol ve burjuva partileri hezimete uğrarlarken, faşistler yüzde 43,8 oy alarak, rekor kırdılar. 59,2 milyon seçmenin yaşadığı Almanya’da faşistlerin bir eyalette yaklaşık 560 bin oy alması kimilerince küçümsenebilir olsa da önümüzdeki dönemde toplumsal çoğunlukların nasıl olacağına işaret ediyor.

„Faşiste değil, onu yaratana bakmak“ weiterlesen

Yapıcı olmak gerek…

Barış ve demokrasi köprülerini inşa edecek örgütlenme üzerine

“Yapıcılar türkü söylüyor,

yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bu iş biraz zor.

Yapıcıların yüreği,

bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,

ama yapı yeri bayram yeri değil.

Yapı yeri toz toprak.

Çamur, kar.

Yapı yerinde ayağın burkulur,

ellerin kanar. […]”

Nazım Hikmet, 1955

(Politika Gazetesi’nin 99. sayısında yayınlanmıştır.)

Türkiye’de tarihsel öneme sahip bir anla karşı karşıya olduğumuz aşikar. Böylesi bir anda alacağımız kararlar ve değerlendireceğimiz hatta değerlendiremeyeceğimiz fırsatlar, yarının hepimiz için nasıl şekilleneceğini belirleyecek. Egemen siyasetin “terörsüz Türkiye” diye nitelendirdiği, bizlerin ise Barış ve Demokratik Toplum Süreci dediğimiz bu an, yepyeni fırsatlar ve olanaklar içerdiği kadar, sayısız tuzak ve engellerle doludur. Özellikle Türkiye’nin merkezinde bulunduğu Balkanlar-Kafkasya-Orta Doğu üçgenindeki güncel gelişmeler ve yeni savaş hazırlıkları sürecin gidişatını olumsuz etkileyecek potansiyel taşımaktadır. Gerek egemen siyasetin çoğunluk desteğine sahip olamaması gerek toplumsal bölünmüşlük gerekse de emperyalist güçlerin stratejileri ve çıkar çatışmaları, barış ve demokratikleşme ihtiyacına yönelik tehditleri oluşturmaktadır. Tam da bu nedenlerden dolayı barış ve demokrasi istemini halklar ve çalışan sınıflar arasında yaygınlaştırıp toplumsallaştırmak, barışın dilinin konuşulmasını sağlamak ve farklılıklarına rağmen halk kitlelerini ortak çıkarlar temelinde en azından yan yana gelmeye ikna etmek, günümüzün en ivedi görevlerinden birisidir. Çünkü aksi takdirde “cehennemin” kapıları açılmış olacaktır.

„Yapıcı olmak gerek…“ weiterlesen

Barış, hemen şimdi!

“1 Eylül – Dünya Barış Günü”. Lübnan’da, Gazze’de veya Yemen’de ve dünyanın çatışmalı muhtelif coğrafyalarında yaşayanlara bir faydası olmayan bir gün. Ama gene de önemli bir gün, çünkü ırkçılık ve milliyetçilik zehri merkezine aşılanmış burjuva toplumlarına “barış her şey değil, ama barış olmadan da size rahat yok” deme günüdür. Ve “asıl düşmanın kendi ülkemizde olduğu” gerçeğini yeniden bilincimize çıkarmamızı sağlayan bir gün.

„Barış, hemen şimdi!“ weiterlesen

Hoffnung auf Frieden?*

Nach fast zwei Jahren Verhandlungen des türkischen Staates mit Abdullah Öcalan, hat das Parlament den als „Rahmengesetz“ bezeichneten Gesetzentwurf zur „Stärkung der nationalen Solidarität und sozialer Integration“ mit großer Mehrheit angenommen. Ein kleiner erster Schritt, der als ein politisches Ergebnis von historischer Bedeutung bezeichnet werden kann. Damit ist die erste Phase des Verhandlungsprozesses weitgehend abgeschlossen.

„Hoffnung auf Frieden?*“ weiterlesen

Söylenebilirliğin ve yapılabilirliğin sınırları

Eylül ayında yapılacak üç eyalet parlamentosu seçimleriyle Almanya’nın “süper seçim yılı” sona erecek. Saksonya-Anhalt, Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin’de yapılacak olan seçimler, bir taraftan ırkçı-faşist AfD partisinin güçlenmesi diğer taraftan da reformist solun bu gelişmeye vereceği yanıt hakkında bilgi verecek. Anketler, federal düzeyde birinci parti haline gelen ırkçı-faşist AfD’nin bilhassa Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de olağanüstü seçim başarısı elde edeceğine, hatta Saksonya-Anhalt’ta eyalet hükümetine ortak olabileceğine işaret ediyor. Sol Parti ise sadece Berlin’de seçimleri önde bitirecek gibi görünüyor.

„Söylenebilirliğin ve yapılabilirliğin sınırları“ weiterlesen

Krizden çıkış – silahla mı?

(21 Ağustos 2026)

Başta Almanya olmak üzere Avrupa otomotiv sektörü giderek derinleşen bir kriz içinde. Otomotiv tekelleri yeniden yapılandırmalar, kitlesel işten çıkarmalar, fabrikaların kapatılması ve en önemlisi üretimi askeri teçhizata kaydırarak krizden çıkış yolları arıyorlar. Egemen siyaset tarafından teşvik edilen bu eğilim son iki yılda önemli ölçüde hızlandı. Sonuç itibariyle yüksek yetkinliğe sahip olan Avrupa otomotiv sanayi militarist dönüşümün önemli bir ayağı haline getiriliyor.

„Krizden çıkış – silahla mı?“ weiterlesen

“Gestapo 2.0” mı?

Hitler faşizmi 1933’te iktidarı ele geçirir geçirmez yaptığı ilk işlerden birisi, Prusya Polis Teşkilatı’nın siyasi bürosunu Hermann Göring’in yönetiminde “Geheime Staatspolizei” (Devlet Gizli Polisi), kısaca Gestapo’ya dönüştürmekti. Her türlü parlamenter kontrol dışında ve cezadan muaf tutulan Gestapo’nun özellikle 1936’da Heinrich Himmler’in yönetimi altına uyguladığı vahşet biliniyor. Tarih kitaplarını okumayanlar bile muhtemelen Holywood filmlerinden Gestapo’nun nasıl kullanıldığının ve başta toplama kampları olmak üzere, faşist vahşetin ne tür bir aracı olduğunu öğrenmişlerdir.

„“Gestapo 2.0” mı?“ weiterlesen

Mülteci krizi mi, jeopolitik çatışma mı?

Avrupa’daki burjuva basını salyalarını dökerek, geldikleri kadar hızlı ve beklenmedik şekilde geri dönen Faslıları manşetlere taşımaya devam ediyor. Muhafazakarı, sosyal demokratı, liberali ve yeşili olmak üzere egemen siyaset ise ırkçı-faşist hareketlerin söylemini tekrarlayarak, “Avrupa’nın sınırlarını korumalıyız” korosuna katılıyor. Koro, tek sesle ABD ve İsrail’e muhalif olan İspanya Başbakanı Sanchez’i hedefe yerleştiriyor. Ama reformist sol dahil olmak üzere, hiç kimse sınırı geçmeye çalışırken boğularak yaşamını yitiren onlarca genci veya on binlerce Faslının neden yurtlarını terk etmek istediklerini sorgulamıyor bile.

„Mülteci krizi mi, jeopolitik çatışma mı?“ weiterlesen

Kazanamayacağın savaşa kalkışırsan…

Liseye gitmek için 1975’te Almanya’dan Türkiye’ye geldiğimde, hemen Akaretlerdeki Beşiktaş Jimnastik Kulübünün boks takımına yazılmıştım. Şanslıydık, çünkü takımın antrenörlüğünü, 2026 Nisan’ında vefat eden efsanevi milli antrenör Yurdakul Gülören yapıyordu. Yurdakul hoca biz genç boksörlere, benim hayat boyu unutmayacağım dersler verirdi. Bir keresinde, “boksör sorumlu sporcudur, sokakta kavgaya girişmez. Hele kazanamayacağı bir kavgaya hiç kalkışmaz” demişti. Nur içinde yatsın…

„Kazanamayacağın savaşa kalkışırsan…“ weiterlesen

“Burgfrieden” siyaseti ve Alman sendikaları

Orta çağdan kalma “Burgfrieden” [Kale Barışı] teriminin Alman işçi sınıfının tarihinde uğursuz bir anlamı var. 1914’te, Birinci Emperyalist Dünya Paylaşım Savaşı başlamadan önce, Alman sosyal demokratları ve etkileri altındaki Alman sendikaları egemen sınıflarla iç politik çekişmeleri, grevleri ve sınıf mücadelesini “ertelemek” üzere uzlaşmışlardı. Bu uzlaşı sonucunda sosyal demokratlar sadece savaş kredilerine onay vermekle kalmamış, aynı zamanda da “ulusal çıkarlar” gerekçesiyle, başta basın ve düşünce özgürlüğü olmak üzere özgürlüklerin rafa kaldırılmasını kabul etmişlerdi. Sonrası biliniyor… Akıllarda kalan ve anılması gereken Karl Liebknecht’in tek başına bu politikalara karşı verdiği mücadeledir.

„“Burgfrieden” siyaseti ve Alman sendikaları“ weiterlesen

Vasallığın bedeli

Almanya ve dolayısıyla Avrupa’nın militarist dönüşümü genellikle ABD’nin geri çekilmesiyle ve “Rusya’ya karşı güçlenme zorunluluğu” ile gerekçelendiriliyor. Avrupa’daki egemen sınıflar ABD’nin geri çekilmesini hem bir zafiyet hem de bir fırsat olarak değerlendiriyorlar. Ancak ABD sadece Avrupa’dan geri çekilerek askeri güçlerini başta Hint-Pasifik bölgesi olmak üzere, farklı coğrafyalara yönlendirmiyor. Aynı zamanda Avrupalı müttefiklerini ekonomik açıdan disipline ederek ve sırtlarına yeni “görevler ve sorumluluklar” yükleyerek hegemonik konumunu güçlendirmek istiyor.

„Vasallığın bedeli“ weiterlesen

Savaş öncesi duruma dönüş mü?

ABD ve İsrail’in saldırı savaşının İran’daki Molla rejiminin dönüşümüne etkisi üzerine

ABD ve İran arasında 17 Haziran 2026’da imzalanan ve BM Güvenlik Konseyi’nin onayını bekleyen mutabakat metni, ya da metindeki tanımlamasıyla “Niyet Beyanı” (Memorandum of Understandig)[1], Ortadoğu’da gerilimin azalacağı umutlarını yeşertti ve enerji piyasalarında belirli bir rahatlamaya yol açtı. Arabuluculuk görevini üstlenen Pakistan, üzerinde uzlaşılan 14 noktanın “derhal yürürlüğe gireceğini” ve nihai antlaşma için 60 günde müzakerelerin tamamlanacağını açıkladı. Metnin hazırlanmasının ABD Başkanı Trump’ın doğum günü kutlamalarına denk gelmesi ve Trump’ın Fransa’daki G7 zirvesinde katıldığında metni imzalaması, Avrupa’daki burjuva basınında ilginç bir küçümsemeyle karşılandı. Niyet Beyanı “tüm cephelerde, Lübnan’da dahil olmak üzere, savaşın derhal ve kalıcı olarak sona ermesinin” yanı sıra, ABD ve İran’ın “karşılıklı olarak birbirlerinin iç işlerine karışmaktan kaçınmayı taahhüt etmelerini”, 30 gün içinde karşılıklı deniz ablukalarının kaldırılacağını, ayrıca İran’ın “nükleer silah edinme veya bu tür silahlar geliştirme niyetinden olmadığını teyit ettiğini” içeriyor. Niyet Beyanının tam metni basında yer aldığından, burada detaylandırmaya gerek görmüyoruz.

„Savaş öncesi duruma dönüş mü?“ weiterlesen

Yoksulluk ve yoksunluk

12 Haziran 2026

Almanya’daki sınıf toplumunun ve kapitalist üretim tarzının çirkin yüzü, her yıl olduğu gibi, bu yıl da resmi “Federal Yoksulluk Raporuyla” kanıtlandı. “2026 Küresel Servet Raporu” Almanya’nın dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olduğunu bildirirken, “Yoksulluk Raporu” Almanya nüfusunun yüzde 16,1’inin – yani 13,3 milyon insanın – yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda bırakıldığını gösteriyor. Krize rağmen Almanya’da biriken zenginliğin kaymağını topu-topu beş bin kişi, yani nüfusun yüzde birinden az bir kesimi yerken, 13,3 milyon insan yaşamıyor, ancak hayatta kalıyor.

„Yoksulluk ve yoksunluk“ weiterlesen

“ABD’yle, ABD’siz, ABD’ye karşı?”

Emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin değişkenliği ve keskinleşen çıkar çelişkileri üzerine

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırı savaşının dünya çapındaki etkileri, enerji taşıyıcıları ve kritik altyapılar ile kilit sanayiler için yaşamsal önemi olan nadir topraklar darboğazı, öncelikle Batı Avrupa’daki emperyalist devletleri zora sokmaktadır. Dünya ekonomisinin ağırlık noktasının Asya’ya kayması, Avrupa’daki sanayisizleşme süreçlerinin hız kazanması, enerji ve hammadde bağımlılığı ve bunlarla bağlantılı olarak ABD emperyalizminin önceliğini Hint-Pasifik bölgesine vermesinin sonuçları, başta Almanya olmak üzere Avrupalı emperyalist güçlerin “stratejik otonomi” sağlayacak yeni arayışlara girmelerine neden olmaktadır. “Yaşlı kıtanın” egemen sınıfları değişmekte olan koşullara Avrupa’nın militarist dönüşümüne ivme kazandırarak uyum sağlamaya ve uluslararası siyasetin belirlenmesinde söz sahibi olabilecekleri güce erişmeye çalışarak yanıt vermektedirler.

„“ABD’yle, ABD’siz, ABD’ye karşı?”“ weiterlesen

Yeni güvenlik mimarisi ve “Mutlak Butlan”

Türkiye’deki ana muhalefet partisine yönelik siyasi kararın ardındaki jeopolitik dinamikler üzerine

Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik “Mutlak Butlan” kararının bir sivil darbe ve iç politika eksenindeki tanımlanmasının yarım kalan bir analiz olduğunu kısaca 29 Mayıs 2026 tarihli köşe yazımızda telgraf stilinde anlatmaya çalışmış ve okura tespitimizi gerekçelendireceğimiz detaylı bir makaleyi en kısa zamanda hazırlama sözünü vermiştik. Okuduğunuz bu yazı ile sözümüzü yerine getirmeyi amaçlıyoruz.

Köşe yazımızda buzdağının altının görülmesi gerektiğini anımsatmış, salt iç politika gözlüğü ile yapılan analizlerin eksik kalacağını ve resmin bütününü görebilmek için, Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu üçgenindeki gelişmeleri okumak gerektiğini belirtmiştik. Özcesi, siyasi bir karar olan “Mutlak Butlan” kararının iç siyasi hedeften ziyade, Türkiye’deki karar vericilerin operasyonel bir dış tehdide karşı alınacak adımları güvence altına alacak bir yönetim istikrarı tedbiri olduğu sonucunu çıkarmıştık. Kapsamı sınırlı olan bir köşe yazısında tespitimizi detaylı bir şekilde açıklayabilmek olanaklı değil elbette. O nedenle belirttiğimiz sonuca nasıl ulaştığımızı bu yazı ile açıklamaya çalışalım.

„Yeni güvenlik mimarisi ve “Mutlak Butlan”“ weiterlesen

Sivil darbeden fazlası…

Türkiye’deki ana muhalefet partisine yönelik “Mutlak Butlan” kararı birçok kesim tarafından sivil darbe olarak tanımlanıyor. İç politika açısından yapılan bu değerlendirmenin şüphesiz doğru yanı var. Ama gelişmeleri sadece sivil darbe olarak tanımlamak, Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu üçgenindeki Türkiye ile bağlantılı gelişmeleri hesaba katmamak, kanımızca resmin bütününü görmeyi zorlaştırmakta, yanılgı payını artırmaktadır. “Mutlak Butlan” kararının bizce asıl nedeni Türkiye’deki karar vericilerin dış politikada gördükleri bir operasyonel tehdide karşı atılması planlanan adımları güvenceye alacak bir yönetim istikrarını sağlama çabasıdır.

„Sivil darbeden fazlası…“ weiterlesen

“Topyekun vatan savunması”

Hafta başında Federal İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt hükümetinin “Nüfus Koruma Paketi” çerçevesinde 2029 yılına kadar on milyar avro harcayarak “sivil savunma ve afet koruma sistemlerini” yenileyeceğini açıkladı. İlk bakışta olağan bir devlet hizmeti gibi görülebilecek bu adım yakından bakıldığında Alman devletinin militarist dönüşüm temelinde savaş hazırlığının bir adımı olduğu görülebilir. Dahası, bu adım ile kamuoyunda “kesin savaş çıkacak” görüşü yaygınlaştırılarak, militarizme toplumsal rıza üretilmektedir.

„“Topyekun vatan savunması”“ weiterlesen